8 Eylül 2008 Pazartesi
Bugün Ramazan ayının 7.günü. Tam bir haftayı geride bıraktık. Aslında o tadına doyum olmaz günler bir zincirin asla ayrılmaz halkaları gibi peşi sıra birbirlerini takip ediyorlar. Mesele, biz ona uymuşuz uymamışız noktasında gerçekleşiyor. Yoksa o, gözü ahrette, gönlü muhabette, aklı marifette kulların gayretkeş amellerinin omzunda geldiği aleme gün be gün yolcu ediliyor. Kemalin basamaklarını tırmanmaya güç bulanlar, hayırlı-bereketli-nurlu-ihsanlı-marifetli-mağfiretli günler azaldıkça yükseliyorlar.
Gönül sahibi olanlar her gün hatta her nefes kat ettikleri mesafeleri hesap edebilirlermiş. İki günü eşit olan ziyandadır Peygamber sözünü iki nefesi birbirine eş tutmamak diye yorarlarmış. Bu kadar gücümüz yetmiyor belki ama en azından günlük muhasebeyi yapmaya kudretimiz vardır zannediyorum.
7 güzel gün bütün Müslümanları ardınca sürükleyerek geçti evlerimizden, ne kazandık ne kazanamadık, hangi fırsatlar geldi ayağımıza kadar görmedik yahut gördük de görmezlikten geldik. Bundan sonra gelecek nice yeni ihsanı gözden kaçırmamak için ne yapmalı. Peki o ihsanları görecek gözü nasıl elde etmeli… Gerçek hayrı hangi ibadette aramalı. Orucun ilk günlerindeki acemiliği üzerimizden atıp yavaş yavaş kendimize geldiğimiz şu andan itibaren bahaneleri bir tarafa atarak yapabileceklerimizi sıralamak mümkün mü…. Her güne bir hayır ve bir amel zimmetleyip, düzenli ve devamlı ilerlemenin yolunu açabilir miyiz.
Bu kadar plan ve program Ramazanın ruhunu kaçırır mı dersiniz? Sanmıyorum, işin doğrusu tam da böyle olması gerektiğini düşünüyorum. Zira onlarca gündelik ve dünyevi işin gücün arasında hepimizin “aa ben oruçluydum” dediği az değildir. Yine açlık terbiyecisinin zorlaması ile Ramazan olduğunu ve oruç tuttuğumuzu hatırlıyoruz. Ramazanın ilk günlerinde daha da çok hissedilen açlığın takatini tükettiği kızım ilk gün yarı şaka yarı ciddi “baba bana bir avuç iftar al” diye sızlanıyordu. Oysa biz Ramazanın ve orucun sade açlıktan ibaret olmadığını gayet iyi biliyoruz. Onu bize dilimizin ucuna kadar gelen kötü sözler, bir tartışmaya girişeceğimizi gösteren işaretler, hiç yoktan gözümüzden dökülen yaşlar, kendimizle baş başa kaldığımızda aklımıza doluşan haşyet, mü’min mü’mine yardımlaşmalarımız, ikramlaşmalarımız, ibadete koşuşan insanlar da hatırlatmalı.
İbadet eden, namaz kılan, oruç tutan kim olursa olsun göreni etki altında bırakır, hele bir de huşu ile kılıyorsa. Sırf namaz kılışındaki edebi sebebiyle adını unutsam da yüzü gözümün önünden gitmeyen bir kıymetli dostumu hala hatırlarım. Ama gençlerin ibadeti, ibadetlerini ifa ederkenki duruşları ve hislenişleri her şeyden çok daha etkili geliyor bana. Gencecik insanların Allah Teala Hz. hududlarına riayet hususunda gösterdikleri özen yaşlılara ilham veriyor. Camileri dolduran gençlerin ışıl ışıl yüzleri ibadet güzelliği ile birleşince adeta göz kamaştırıyor. Onları camilerde, iftarlarda, yardım faaliyetlerinde görenlerin gücü tazeleniyor, göğüsleri kabarıyor, gelecek aydınlanıyor, ümit veriyor.
Ne hikmetse bazı cami cemaatleri çoğunluk gençlerden oluşuyor. İmamın marifeti midir yoksa civardakilerin çoğu genç midir bilmiyorum. Bazıları diyor ki “bu caminin imamı hızlı kıldırır, o yüzden gençler buraya akın ediyor”. Sanmıyorum ama gençler hızlı kıldırdığı için imama rağbet ediyorlarsa bile olsun, gelsinler de! Bu vehmin yanlış olduğunu cemaat arasında dolaşırken aralarında konuşan iki delikanlıdan duydum. Biri diyordu ki gülerek “bu camiyi sevdim bro, acip hızlı kıldırıyor”.. Diğeri daha ciddi bir ses tonuyla “bırak canım, kraati güzeldi ama hızı biraz abarttı”. Şükredilesi bu sözlerden gençlerin alel usül ailelerinin zoruyla camiye gelmeyi bırakın kıraat teşhisi koyacak kadar ilim sahibi olduklarını anladım. Hamdolsun…
Bir kimsenin kudretli, sıhhatli, güçlü ve kuvvetli bulunduğu gençlik zamanında ibadet etmesi başka türlüdür. O gençlik mevsimi yeşil ve taze bağ gibi bol bol meyve yetiştirir. Bedeni kudret onların gönüllü oldukları bütün hayırları yapmalarına fırsat verir. Diyeceksiniz ki beden güçlü fakat akıl bir karış havada, gençleri göçmen kuşların yanından zor topluyoruz. Gençlik zamanında vücutta kuvvet ve gayret çeşmeleri akar. Marifet o çeşmeleri doğru yöne akıtabilmekte. İşte o zaman ten zemini bereketli kuvvet ve gayret çeşmeleri ile beslenir. Cebr ile terbiye usulüne riayetten yaşlılar, sevk ve şevk kelimelerini ve onların terbiyedeki önemini unutmuş görünüyorlar. Genç yaşlarına ve gençliklerine bağlayarak onların küçük yaştan itibaren ibadete ve taate teşvik edilmemeleri, ibadet ve taat zevkine alıştırılmamalarına bir de “gençtir canım” müsaadesi eklenince, hayat pırıltılarımızı onun konserinden bunun cafesinden toplayamaz oluyoruz.
İslam yaşlılar arasında yaşanır hale geldiğinden beri gençlerle beraber hepimiz onun ilk olarak gençler arasında yükseldiğini unuttuk. Cennet gençleri diye iftihar ettiğimiz ashaba benzer gençler yetiştirmeyi ihmal ettik. Onlar da bunun dinin icabı olduğunu sandılar. Her halleri ve zerreleriyle teslim olmayı annelerinin-babalarının, hacıların-hocaların yaşına bıraktılar. Oysa Peygamberimiz Efendimizin darda olduğu zamanlarda sağ yanında 10 yaşındaki Hz. Ali sol yanında 14 yaşındaki Hz Zeyd vardı. Onların varlığı Allah Resulüne güç hem de gurur veriyordu. Gençlerini “sen sus bakalım bu işe aklın yetmez” diyerek susturan büyüklerin erdem yarışında Allahın alemlere rahmet olarak gönderdiği elçisinin yanında adının dahi anılamayacağı aşikârdır.
Gençlik, mamur çatısı çok yüksek, köşe direkleri sağlam, tamir görmemiş, payanda vurulmamış bir eve, bulanık suya dokunmamış taze su kaynağına, bukağı görmemiş yağız ata benzer. Ondaki kötü huylar henüz kök salmamış, şeytanın vesveseleri ile peydah olmuş fenalıklar ruhuna nüfuz etmemiştir. Onun gittiği yolun dönüşü vardır. Lakin ömrünü günahlara bata çıka, az da olsa kenarından bucağından bulaşa bulaşa, yıkılan ve zarar gören iman binasına eklemeler yapa yapa kırkını geçmiş kişinin “tezgahı harap olmuş işinin de düzeni bozulmuştur” diyor Hz. Mevlana, “kötü huyların kökleri sağlamlaşmış, onları söküp atacak kuvvet de azalmıştır”. Yol uzun ve menzil uzaktır. Meşakkatli yol yaşlıların irfan kılavuzluğunu, gençlerin kudretini, atılganlığını ve cesaretini ister.
Zaman zaman saçı sakalı ağarmış amcaları, beli bükülmüş ama gözleri ışıl ışıl etrafını süzen teyzeleri görüyorum. Onlara ben gençlik avcıları diyorum. Geçenlerde birini daha gördüm: Yine bir teravih öncesiydi. Pir-i fani bir dedecikle 17 bilemediniz 19 yaşlarında bir genç aynı anda camiye gireceklerdi. Tabi olarak genç olan durdu ve hürmetle yüzüyle birlikte kalbi de nurlanmış bu amcaya yol verdi. Amca sakince geçip teşekkür edecek diye beklerken o hararetle yanındaki delikanlının ellerine sarıldı “estağfirullah evladım, ayağının türabı olayım sen önden buyur” dedi gülümseyerek. Bu defa genç allara bulandı “estağfirllah amca, siz buyurun lütfen” dedi. “Yok” dedi amca “ben bu işi başarmak için nefsimi şu kadar yıl zorlamak zorunda kaldım ama sen ömrünün baharında, hayatının ta başında bu devlete sahip oldun, nefsini benden önce dize getirdin.. sen önden gireceksin ben de senin izini takip edeceğim”. Bu olay bana Şirket-i Hayriye vapurlarının, devrin zarfilerinin nezaketen “aman efendim önce siz buyrun”, “rica ederim mirim lutfen önce siz” söyleşmesi neticesi, Beyoğlundan yarım saat geç kalkışı sebebiyle dillere yerleşen “Beyoğlunun teşrifatı, Çengelköyün zerzevatı, Kuzkuncuğun muzahrafatı” deyişini hatırlattı. Şimdi vapurları, trenleri, otobüsleri ve ona inen binen, itişen-kakışan düşen-kalkan, hırlaşan-gürleşen insanları düşünüyorum da hayal dünyasına dönüp “öyle zaman olur ki hayali cihan değer” diyesim geliyor.
Bir başkasını daha anlatayım: yine genç birisi umuma açık bir yerde elini yıkıyor. Yanında bir başka şahıs var, yaşlı... Genç olan ellerini yıkamayı bitirdiği sırada, yaşlı olan kenarda duran kurulama kâğıdından bir tanesini alıp, buna vermiş. Bu küçük jest genci mest etmiş, bir hayli memnun olmuş. "Ben böyle güzel, kibar bir davranış başka bir yerde görmedim!" diye her gittiği yerde anlatıyormuş. Bu genç de kadir kıymet bilen biriymiş ki nezakete memnuniyet ile teşekkür ile cevap vermeyi bilmiş. Yaşlı bir insanın, genç olan ikramı ve güzel muamelesi unutulmayacak bir hatıradır.
Vaktiyle bir tren seyahatim sırasında ortaokul öğrencilerinden müteşekkil bir grup karşımdaki koltuğa oturmuştu. O sıralarda üniversitede okuyan genç bir talebe olarak güya kendimden küçük bu yaygaracı çocuklara içerledim. Sessiz olmalarını ikaz için okuduğum kitaptan başımı kaldırıp baktığımda içlerinden birinin dikkatlice beni süzdüğünü fark ettim. Bir süre bakışmalarla devam eden bu yolculuğun sonuna yaklaştığımızda ona bir hatıra bırakmam gerektiğini düşünerek heyecanla çantamı karıştırmaya başladım. Vermeye hiç kıyamadığım bir kitap iki de bir elime geliyordu. Doğrusu en işe yarar olanı da bu kapağı kopmuş küçük fakat içi hikmet ve düsturlarla dolu kitaptı: Başarının Prensipleri. Kitabı çıkardım ayağa kalktım ve yüzü umutla aydınlanmış belki bir daha hiç göremeyeceğim o çocuğa uzattım “bunu benden bir hatıra olarak sakla. Ama saklamakla kalma sık sık da oku tamam mı” dedim. Trenden inerken arkama baktığımda o sayfaları karıştırmaya başlamıştı bile. Yıllar sonra yine bir tren yolculuğunda bu defa bir üniversite öğrencisiyle karşılaştım. Hani yaş ilerledikçe kuvvet azalır dedik ya bendeki hafıza kuvveti hayli zayıflamış olmalı ki hatırlayamadım. Kısaca kendisini hatırlattıktan sonra: “O kitabı hep okudum, hatta hergün ve her yerde okudum ve ezberledim nerdeyse. Ama kapağı olmadığı için yazarını bir türlü bulamadım dedi.” Gülümsedim, beraber yola koyulduk.
Yaşlılar yapabilseydi gençler düşünebilseydi diye malum bir söz var ya hani. İşte onu sevdirerek, yakınlaşarak, zihinlerde unutulmaz hatıralar bırakarak yapacak olanlar yaşlılar ve büyüklerdir. Saygılı olarak saygılı gençleri, nezaketli olarak nezaketli gençleri, itaatli olarak itaatkar gençleri, erdemli olarak erdemli gençleri, dindar olarak dindar gençleri yetiştirebiliriz. Bunu yapmadığımız takdirde, bilgili ama hoyrat, kaba saba, hattâ anarşist insanlar yetiştiririz de farkında bile olmayız. Şu yumuşaklık ayında gençleri daha çok sevip, takdir ederek, saygı duyup değer vererek cevherlerini karartmadan manevi iklime çekmenin yollarını aramalı ve bulmalıyız.
Serpil ÖZCAN
2 yorum:
Baskalarina size davranilmasini istediginiz gibi davranin,sozunu uygulamak gerekiyor,bu baskasi sizden yasli da olsa genc de olsa,yasitiniz da olsa farketmez bence.Insan oglu hangi yasta olursa olsun saygiya layiktir bence,bu hele de bir musluman olursa...
Merhabalar ,
Sitemiz hayırlı olsun.
Çok güzel bir site yapmışsınız , tebrik ederim. Hayırlı Ramazanlar dilerim. Rabbim cümle müslanmanlarla beraber bize de hayırlı uğurlu ibadetli yeni nesiller yetiştirmeyi nasip etsin.
Selamlar
Arzu
Yorum Gönder