Taşındık
zaman: Çarşamba, Kasım 19, 2008 0 yorum
Süleymaniye' de Bayram Sabahı
1 Ekim 2008 Çarşamba
Artarak gönlümün aydınlığı her saniyedeBir mehabetli sabah oldu Süleymaniye'de
Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,
Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi
Yer yer aksettiriyor mavileşen manzaradan,
Kalkıyor tozlu zaman perdesi her an aradan.
Gecenin bitmeğe yüz tuttuğu andan beridir,
Duyulan gökte kanad, yerde ayak sesleridir.
Bir geliş var!.. Ne mübarek, ne garib alem bu!..
Hava boydan boya binlerce hayaletle dolu...
...........
Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya,
Giriyor, birbiri ardınca, ilahi yapıya.
Tanrının mabedi her bir tarafından doluyor,
Bu saatlerde Süleymaniye tarih oluyor.
Ordu-milletlerin en çok döğüşen, en sarpı
Adamış sevdiği Allah'ına bir böyle yapı.
En güzel mabedi olsun diye en son dinin
Budur öz şekli hayal ettiği mimarının.
Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,
Seçmiş İstanbul'un ufkunda bu kudsi tepeyi;
..........
Ulu mabed! Seni ancak bu sabah anlıyorum;
Ben de bir varisin olmakla bügün mağrurum;
Bir zaman hendeseden abide zannettimdi;
Kubben altında bu cumhura bakarken şimdi,
Senelerden beri ru'yada görüp özlediğim
Cedlerin mağfiret iklimine girmiş gibiyim.
Dili bir, gönlü bir, imanı bir insan yığını
Görüyor varliğının bir yere toplandığını;
Büyük Allah'ı anarken bir ağızdan herkes
Nice bin dalgalı Tekbir oluyor tek bir ses;
.........
Gördüm ön safta oturmuş nefer esvaplı biri
Dinliyor vecd ile tekrar alınan Tekbir'i
Ne kadar saf idi siması bu mu'min neferin!
Kimdi? Banisi mi, mimarı mı ulvi eserin?
Taa Malazgirt ovasından yürüyen Türkoğlu
Bu nefer miydi? Derin gözleri yaşlarla dolu,
Yüzü dünyada yiğit yüzlerinin en güzeli,
Çok büyük bir iş görmekle yorulmuş belli;
.........
Gökte top sesleri var, belli, derinden derine;
Belki yüzlerce şehir sesleniyor birbirine.
Çok yakından mı bu sesler, cok uzaklardan mı?
Üsküdar'dan mı? Hisar'dan mı? Kavaklar'dan mı?
Bursa'dan, Konya'dan, İzmir'den, uzaktan uzağa,
Çarpıyor birbiri ardınca o dağdan bu dağa;
........
Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?
Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!..
Adalar'dan mı? Tunus'dan mı, Cezayir'den mi?
Hür ufuklarda donanmış iki yüz pare gemi
Yeni doğmuş aya baktıkları yerden geliyor;
O mübarek gemiler hangi seherden geliyor?
Ulu mabedde karıştım vatanın birliğine.
Çok sükür Tanrıya, gördüm, bu saatlerde yine
Yaşıyanlarla beraber bulunan ervahı.
Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı.
Yahya Kemal BEYATLI
zaman: Çarşamba, Ekim 01, 2008 1 yorum
Bayram Ola
30 Eylül 2008 Salı
Efendim merhaba, Bayramınız mübarek, ibadetleriniz makbul olsun. İnşallah oruçlarınız da makbul olmuş ve üzerine düşen vazifeyi ifa ederek sizi ramazan öncesindeki halinizin fevkinde bir yere getirip mübarek eliyle yerleştirmişti.
Bütün bir Ramazan aynı birlikte geçirdik sizinle. Derler ya bayramı da inşallah diye.. işte o da oldu, sizler ve bizler, çok mübarek ve hayırlı bir ayda bir arada bulunduk. Allahın şahsiyetleri olgunlaştırma, tecrübeli kul yetiştirme ayında oruçlarımızı birlikte tuttuk. Arkadaşlıkların en güzeli hayırlı işlerde bir araya gelmekten doğar. Sizlerin be bizlerin arasında doğan bu arkadaşlığın hakkını teslim edebilmeyi ümid ederiz.
Bayram günlerinden bahsedilince veya Ramazanlardan söz açılınca, doğrusunu isterseniz bendenizi rahatsız eden bir ”ah nerde o eski ramazanlar, nerede o eski bayramlar” nidaları dillerden dökülüverir. Esasında eskiyen ne ramazan ne de bayram. Azizler eskiyenler ramazanlar değil bizleriz. Eşyanın eskisi solmuş, aşınmış, kırılmış, dökülmüş olur. Bir işe yaramaz olur. İnsanın eskisi, kadr ü kıymetini arıtmanın yollarını buldu ise ne ala, üzerinden ne kadar yıl geçerse geçsin, ilk günkü gibi ışıldamaya devam edecektir. Bilakis bütün bir ömrü beden denilen emanete dayalı geçirdi ise o ne kadar sağlıklı ve göz alıcı ise o kadar kıymeti olacaktır.
İnsanoğlu hakiki kıymetlerin peşinden koşmayı bırakıp dünya lezzetlerini adım adım takibe başlayınca kıymetini semalardan alıp dünya seviyesine indirmiş oldu. Ayaklarımız altında çiğnediğimiz dünyanın nimetleri de ya onun bizi yahut bizim onu terk edeceğimiz zamana kadar ömür sürüyor. Kalıcı olmadığı gibi yüksek değer de taşımıyor. Yalancı dünyanın oyalayıcı zevklerine alet olduk olalı her şeyin tadı kaçtı. Yemekler bile eskisi gibi değil, komşular komşuluklar da aynı kalmadı. Senenin geçen hangi günü, mevsimlerin hangisi aynı kaldı ki ramazanlar ve bayramlar aynı kalsın.
Esasında Ramazanların uhreviliği kendiliğindendir. Ancak bilinmek için hissedecek bir yürek tanıdık bir ruh aralar. Bütün endamı ile meydanda salınan Ramazan ayı, güzelliğinden yıllar geçse de bir şey kaybetmeyen afet-i devranlar gibi, yılların semtine hiç uğramadığı bir dilberdir. Ancak onu görecek gözün mühim özellikleri bulunması gerekir. Bizim gözümü o hassasiyeti kaybettiyse Ramazanın ne kabahati var. Mesela Ramazan ister ki talibinin gözü kendisinden başka şey görmesin, dili hayırdan başka laf etmesin, ayakları ibadet kürsüsünde daim olsun, sağ elin verdiğinden sol el haberdar olmasın, gönlünden riya-gösteriş-kibir-hased uzaklaşsın. İşte o zaman Ramazan kimsenin davetini beklemeden gelip evimizin başköşesine kuruluverir. Bayram da onun evimizde bırakıp gittiği ikramı ve hediyesi olur.
İki insan tanıyorum ki 80’leirne merdiven dayamalarına rağmen ağızlarında bir kez bile “ah neydi o eski ramazanlar, ah nerde o eski bayramlar..” sözünü duymadım. Anlaşılan o ki hala eski ramazanlardaki tadı duyabiliyorlar. Bunun için Saniye Hanım ve Mustafa beyin direkler arası eğlencelerine ihtiyaçları olmadı hiç. Çünkü ramazanın eğlence ve cümbüş ayı değil ibadet ayı olduğunu biliyorlar ve buna riayet ediyorlardı. Nefsin sigaya çekildiği ayda eğlencenin işi neydi?
Bu para pul meselesi değildi, ramazanda çok çeşit yemek hiç yemediler. Çünkü nefisler çok ve çeşitli yemek yemek ile yoldan çıkardı. Ramazanda ruh terbiyesini kolaylaştırmak için açlık tavsiye edilmişti, öyleyse iftar da buna uygun olmalıydı. Seyirci olmayı çok seven zamane insanı gibi kandillerde tv ekranları başında cami programları seyretmeyi yahut çeşitli salon programlarında katılarak ilahi söyleyenleri, çeşitli konularda sohbet edenleri dinlemeyi ibadetten saymadıkları için mübarek gecelerde evlerinde seccade başında, elde tesbih dilde zikir güçleri yettiğince ibadet edip Kuran okumayı, dua etmeyi tercih edip, terakkilerine yol açıyorlardı.
Bu usulü hiç terk etmedikleri için her bayram bir öncekinden daha güzel geçiyor onlar için. Çünkü her ramazanda bir öncekinden bir basamak yukarı çıkmış, şahsiyet terbiyesinde bir üst sınıfa geçmiş oluyorlardı. Bu 80lik gençler yaşlılık emaresi göstermelerine rağmen her ramazan ve her bayram tıpkı çocukluklarındaki tadı kimsenin lutfuna ihtiyaç duymadan elde ediyorlar. Yeni yeni bayram organizasyonlarına ihtiyaçları yok onların, yepyeni fikirlerle ramazanı ve bayramı nasıl geçireceklerini hesap etmiyorlar bizim gibi. “Recep, Şaban, Ramazan ibadet ve taat ayıdır” diyorlar o kadar.
Saniye hanım, ramazan ayında fakir fukaranın kapısından ayrılmazdı. Nerden bulurdu, nasıl öğrenirdi bilmiyorum. Ama yakın çevredeki, hatta şehrin öbür ucunda halkın zayıfları arasından kendisine ahbaplar bulurdu. İnsanların çoğu kendilerin bir üst tabakanın peşinde seğirtmeyi, onun bunun davetlerine katılmayı marifet bellerken o, fakir insanların merhamet dolu yüreklerini dost edinirdi kendine. Niyeti sadece par-pul veya erzak, kılık kıyafet götürmek değildi, onlara sohbetini ve güler yüzünü de ikram ederdi. Onun beş dakika uğrayalım dediği, viran olmuş kapılar önünde kaç birkaç dakika beklediğimi hatırlamıyorum. Bu dakikalar bazen uzar, saatleri bulurdu. Ev sahibi ısrarla bizi içeri alır, utana sıkıla o daracık evlere sığmaya çalışırdık.
Bizim birkaç dakika veya saat için içine sığamadığımız o hanelerde bilmem kaç kişi bir arada yaşar, hallerinden hiç şikâyet etmezlerdi. Saniye hanım, sadece ramazan da değil, bütün sene boyunca o gariplerin kapısından ayrılmamıştır. Verirken utanır, fark edilirse sıkılırdı. Onun yaptığı hayrı kimseye gösterdiğine şahit olmadım. Ya tatlı tatlı sohbet ederken, ev sahibi görmeden bir yastığın altına elindeki parayı sıkıştırır yahut ev sahibinin bir an odayı terkinin ardından herhangi bir çekmeceyi açar içine bırakıverirdi.
Belki o zamanlar ağırlıklarından sıkıldığımız erzak çantalarını oflaya puflaya taşır, ihtiyaç sahibi ailenin kapınsa geldiğimizde, bu hislerin utancıdan yerin dibine geçerdik. Cebi para, mutfağı yiyecek, dolabı süt görmeyen garibanlar, kıyıda köşede kalmış birkaç parça meyva veya bozulmaya yüz tutmuş şeker, çikolata yahut pasta türünden bir şeyler ikram eder, biz de içinde bulunduğumuz bolluğun yükü altında ezilir ve bu hallerine rağmen ikramdan kaçınmayan insanların yanında toz zerrelerine karışırdık. Ama Saniye Hanım ne getirdiğinden, ne de ne kadar getirdiğinden yüksünürdü. İşin güzel tarafı ev sahibi de kendisine verilenlerin Allah tarafından geldiğini bilip hiçbir şekilde küçümseme belirtisi göstermezdi. Bunu hiç sormadım ama sanırım kendisini veren değil verene vasıta olarak görüyordu.
Yokluğun olduğu yerde ihtiyaç biter mi? Kime ne hayır yapacağınızı da bilmelisiniz. Birinin yiyeceğe ihtiyacı vardır, belki bir diğerinin temiz suya, bir başkası ev arıyordur kalacak, öbürünün kolu yoktur tutacak. Bu çok çeşitli ihtiyaçların her birini gidermek için Saniye Hanım, kendisi ön ayak olduğu gibi başkalarının da hayra karışmasına vesile olurdu. Bütün sene böyle geçerdi. Ramazan geldiğinde ise bu faaliyetler artar, eşe dosta ikram edilen yemeklerden birer kap veya tencere de Saniye hanımın devamlı ahbapları olan fukara evlerine giderdi. Apartmanında bulunan ihtiyaç sahiplerinin yahut yeni yuva kurmuşların, eli darda olanların hep yanındaydı.
Vaktiyle konakların çevresinde bulunan büyük duvarların her birinde bir kapı olduğunu, oralardan ihtiyaç sahiplerinin kendi evlerine girdiği gibi girdiklerini anlatırdı gençlere. Şimdi büyük bahçeli evlerin yüksek duvarları var. Gelen bir fukara olmasa bile girilen kapının heybetinden kendinize çeki düzen vermek zorunda kalırsınız. Yüksek kapılar ve yüksek duvarlar birilerinin içeri girmesine engele olmaya yetmemiş olacak ki duvar üstleri Filistin sınırlarına gerilenlere benzer jiletli tellerle donatılmış. Orada yaşayanlar bu heyula gibi yüksek duvarların sadece dışarıdakileri dışarıda bıraktığını sanıyorlar, oysa kendileri de içeri hasedilmiş durumdalar. O duvarların içindeki hayatlar merak edilir belki ama asıl hayat, güzellik, huzur ve özgürlük içeri sokmadıkları insanların arasındadır. Yazık zavallılara.
Saniye hanıma göre isteyiciler kendi haklarını almaya gelirlermiş. Çünkü zenginin malında fakirin payı bulunurmuş. Allah bazı kullarının rızkını kendilerine bol kazanç verdiği insanların kesesine doldururmuş. Bu yüzden fakire istemeden vermek gerekirmiş. Eskiden insanlar mallarındaki fakir fukara hakkını peşin peşin hem de fazlasından verirlermiş, daha onlar istemeden. Oysa şimdi borçlu iken, kapıya gelmiş alacaklıyı dövmüşten beter ediyoruz. İsteyiciler bu yüzden çoğaldılar. Eğer hakları olan parayı onları isteme zilletine düşürmeden verecek kadar erdemli ve ahlaklı olabilsek sokaklarda dilenci kalmazdı. Buna rağmen dilenenleri ise tekdire hakkımız olurdu.
Ne dersiniz dilencileri sokaklara düşürmek gibi bir kusurumuz var mıdır?
Birkaç ay önce elime bir poster geçti. Üstünde yazılanlara hayret ettim. İnsan yeni şeyler öğrenince ne kadar az şey bildiğini, bildiklerine de biliyorum demeye haya eder hale geliyor. Bugüne kadar açılmış olan Osmanlı vakıflarının genel icraatlarından en azından isimlerinden haberdar olduğumu sanıyordum. Meğer yine yanılmışım. Bu poster Bayburt’ta vaktiyle kurulmuş olan bir vakfın nizamnamesi ile ilgiydi.
Vakfın Adı Bayburt Müslüman DİLendirmezler Cemiyeti. İsmin güzelliğine bakar mısınız “Müslüman dilendirmezler cemiyeti”. Tabi kimse dilemesin, kimse bu duruma düşmasin. Lakin din kardeşini evvel emirde bu nahoş durumdan kurtarmak gayreti de yeterince önemli bir faaliyettir. Bu cemiyet, muhtaç olanlara maaş bağlıyor, işsizlere iş buluyor, buna rağmen dilenmekle zilletine düşenlere de bu işi yaptırmamak üzere gerekli tedbirleri alıyordu. Tabi eğer insanların dilenmesine fırsat vermeyecek, onların ihtiyaçlarını rencide olmayacakları biçimde giderecek tedbirleri almışsanız, isteyicilerin istememesi için tedbir almaya hakkınız var demektir. Ancak, malımızın içinde bulunan fukara hakkını ödemiyor, bayramda bir verdiğimiz fıtır sadakalarını, yolda önünden geçerken bir garibin kucağına fırlattığımız üç beş kuruşu hayırdan sayıyorsak, kapımıza gelip boynu bükük şekilde isteyenlere kızmaya, onları şehir dışına çıkarmaya hakkımız yok demektir. Adalet hakların hak sahiplerine verilmesi demektir. Borçlu biz iken alacaklıyı peşimizde koşturmak, hele bir de onu alacağını istedi diye azarlamanın ve cezalandırmanın tarifi nedir bilemiyorum.
Tarih kitaplarında okumuş görmüşsünüzdür: Eskiden istanbulda dilenci taşları olurmuş. Sadaka vermek isteyenler keselerini buralara bırakır, ihityacı olanlar da gelir alırlarmış. Kimseden isteme, yüzsuyu dökme mecburiyeti olmadan. Zamanla refah artınca, konulan paraların haftalarca orada sahibini beklediği ama bir kişinin de çıkıp onları almadığı olurmuş. Bu artık maddi refahtan mı yoksa manevi yükselişten mi kaynaklanıyordu bilemeyeceğiz. Çok aradık kalıntılarını, bulalım görelim, neymiş nasılmış diye ama bulamadık. Bu ince davranışın izleri gibi ahlaki uzantıları da sesizce çekilip gitmiş aramızdan.
Saniye hanım ve Mustafa bey öyle çok varlıklı insanlar değiller. Ama bir gün yokluktan şikayet etmediler. Kendilerine ait bir evleri de olmadı uzun zaman. Zor zahmet özene bezene 70 yaşını devirdikten sonra aldıkları bir daireleri de Marmara depreminde harabeye döndü. Deprem sırasında onları görmeliydiniz. Sanki depremzede değil yardım kuruluşu gibi çalışmışlardı. Alt tarafı bir konteynerde kalıyorlardı ama insanın yüreği zengin olunca ne elindekinin sonu gelir ne avucundaki tükenir. Mustafa bey, ailesi ile birlikte başka pek çok kişinin de rızkını temin etmek için hiç durmadan çalıştı. Bir gün yorulduğunu ve şikayetlendiğini duyamazsınız.
Onun idealleri ailesine, çocuklarına, işine, mesleğine, ülkesine ve dünyaya dair hep bir takım idealleri ve hedeflerdi vardı. Bu ideallaer 78 yaşındaki bir dedede değil 28 indeki bir gençte bile bulunamayacak türdendir. Yanına yarım saatliğine otursanız dünyanın yarısını gezmiş gibi kalkardınız. Çok gezmişti. Hem kendi ülkesinin dağını bayırını dolaşmıştı hem de dünyanın pek çok ülkesini. Bu bir benzetme değil. Onunla bir Türkiye seyahati yapsanız, “şuradaki elektirik direği filanca tarihte bizim arkadaşlar diktiler, filanca tarihte şuradaki lojmanda kalıp filanca barajın inşaasini biz yapmıştık” sözlerini o kadar çok duyardınız ki!.. Kolay değil Cumhuriyetin kuruluşundan 6 yıl sonra dünyaya gelmiş ve ülkenin bütün siyasal ve sosyal gelişimlerini, gıda kuyruklarını, ekmek fişlerini, 21 mayısı, türkyenin ilk kainat güzelini, Necip Fazıl merhumun Anadolu konferanslarını, ve saire tarihimizde ne var ne yoksa hepsini görmüş geçirmiş ve şahid olmuştu. Bu sebeple onu şaşırtacak şeyleri bulup çıkarmak çok güçtür.
Ne kadar zamandır bunu alışkanlık haline getirmişti bilemiyorum ama ceplerinden şeker ve sakız ben bildim bileli hiç eksik olmazdı. İş dönüşü zaten çok fazla olan çocuklarının yanısıra mahallenin çocukları da peşine takılır bu ”şekerleri ve sakızları hiç bitmeyen” amcanın etrafından uçuşurlardı. Bayram günlerinde ta yolun aşağı kısmından gelişini gördükleri şekerci Mustafa amcanın etrafını karıncaların şekerin üzerine üşüşmeleri gibi bürür onu adeta görünmez kılarlardı.
Çocuklar arasında akli engele sahip bir kız çocuğu vardı. Herkesten öce şekerini yahut sakızını alabimek için diğerlerini ezer geçer, Mustafa amcasının tatlı sert “oo öyle olmaz Selmacık” ihtarı ile geri çekilirdi. Ne tatlı bir insandı. Çocuklar şekerden çok bu şeker gibi amcanın tadına bakıyorlardı aslında. Alt tarafı beş kuruşluk bir şeker iki kuruşluk bir sakız değildi onları bu kaşları çatık ama yüzü güleç amcanın etrafına çeken, 9 tane çocuğu olmasına rağmen hiç bitmeyen çocuk sevgisi, insan sevgisi, insanları sevindirme sevgisiydi. Mustafa beyin kendi çocukları babalarını başkaları ile paylaşmaya bayılırlardı. Çocuklar Mustafa amcalarını yiyip bitirmeden evine adım atabilirse arta kalan tarafı kendi çocuklarının nasibi oluyordu.
Tanıdık tanımadık bütün ahbab u yaran evlerini doldururdu bayramları. Saat 11 olduğunda kimse gelmemişse henüz, “nerde kaldı bu millet” diye gözeleri yollara çevrilirdi. Saniye hanım ve kızları evin misafir yükünü çeker, onun elinden pişen etli dolmalar daha ilk günden tükenirdi. Baklavalar üçer beşer pişirilir, biri yedek olarak en gizli yere saklanırdı. Zira torunlar geldiğinde misafirlerden önce baklava tepsisine düşer, bir çırpıda son lokmayı da yutuverirlerdi.
Eskiden zengin konaklarının kapıları özellikle ramazan ayında açık tutulur isteyen de gelir karını iyice doyurur derlerdi ya. Tam böyle olmasa da bayram günü herkes Mustafa abisi ile Saniye ablasının ziyaretine muhakkak gelirdi. Hatta kendi akrabalarına gitmeden evvel onların kapısı çalınır tatlı dil ikramıyla güler yüz tatlısının yanında kahve ve baklavalarını yer giderlerdi. Şimdi ise ev sahipleri ikramın sadece yenilir içilir şeyler olduğunu sanıyor. Olur mu hiç öyle şey! Asıl ikram tatlı dil güler yüz, bir çift hayırlı söz, bir çift nasihattir. Zamane gençliği işte ne yaparsınız gelen misafirin baklava börek istediğini sanıyorlar. Bunun için, ikramı çok seviyorlar ya, birbirleriyle yarışa girip sen mi daha güzel tatlı yaptın ben mi, senin baklavan biraz sert mi olmuş, yoo bak bu börek fazla yumuşak olmuş nevinden yarı şaka yarı ciddi atışır olmuşlar.
Mustafa Bey ile Saniye hanımın evlerinde bayramlarda kalabalık hiç bitmez. Sülale geniş, çocukların biri gelir bir gider. Ama onların elerli ceplerinden hiç çıkmaz. Büyük küçük her ellerini öpenin eline harçlık sıkıştırılar. Bu işi o kada mübalağa ederler ki “yahu bir emekli bu kadar parayı nerden buluyor “ dedirtirler. E tabi bereketin ne olduğunu bilmeyince insan şaşırır tabi. Koca koca çocuklar ve torunları “yapma babacığım-dediciğim, bize harçlık vermen gerekmez” diye ne kadar diretirlerse diretsinler o para alınacaktır, o kadar. Yoksa Mustafa bey uzun kır kaşlarını öyle bir çatar ki bir anda, güler yüzlü dedeciğin yerini, kendisine en büyük kötülük yapılmış bir kimsenin öfkeli yüzü alıverir. İsterseniz almayın, Saniye hanımın marifetli parmakları hemen devreye girer ve sizin ruhunuz bile duymadan harçlık cebinize girmiştir bile.
Bayramlar diriler kadar ölülerin de bayramıdır. Koca bir sene boyunca ziyaretlerine gelmeyen çoluk çocuklarının akınıyla kabristanlar çiçek bahçesine döner. Elbet fatihaların, yasinlerin, tebarekelerin mevtalara büyük hayrı vardır. Ancak bana kalırsa bu ziyaretler, bayram günü gibi neşeli zamanlarda ölümü hatırlayıp kendimize çeki düzen vermek için ecdad tarafından icad edilmiştir. Saniye hanımla Mustafa bey memelketlerinden çok uzak olmalrı hasebiyle baba ve annelerinin kabrini ziyaret edmiyorlar belki ama Saniye hanım elinden hiç düşürmediği Kuranı Kerimini bayram günleri daha fazla okuyarak önden gidenleri ihyayı hiç ihmal etmez. Onun dualarında yedi ceddinin ve kendisinden sonra gelecek evlatların, torunların ve onların torunlarının bile yeri vardır. Saya saya bitiremediği evladından sonra bütün ehli İslam için sıcak gözyaşlarının yanaklarını ıslattığını görürsünüz. Uzak yakın herkes onun ısrarlı ve nazlı niyazlarında kendisine yer bulur. Sokakta gördüğü bir baldırı çıplak için, köşe başında titreyen bir kız çocuğu için, bir kış günü kolundan tutup evine getirdiği yaşlı kadın için, işsizler için, açlar için, geçimsizlik derdi çekenler için, borçlular için tükenmez duaları vardır…… Ümmetin sıkıntılarını her vakit namazda hatırlar ve kurtuluşları için dua ederken bu işte sorumluluğu olan müslümanlara vazifelerini ifa hususunda yardım niyazında bulunur. Kim bilir belki bir gün biz de onun dualarında yer buluruz kendimize.
Onlar bayramı bayram gibi yaşayanlardandır. Bu saydıklarımızın içinde bir ümitsizlik havası sezdiniz mi? Ah bayram vah bayram iniltisi kulaklarınıza çalındı mı? Hayır, ne kadar arasanız bulamazsınız. Büyük şehirlerde kendilerini eğlendirecek yeni bir keşif peşinde koşan insanlar bu iş için harcayacakları vakti ve enerjiyi şu saydıklarımız işler için harcasalar kendilerini ihya etmiş olurlar.
Bütün bunları bayram şikâyetçilerine “işte bayramlar eskisi gibi hatta ondan daha güzel yaşanıyor. Sadece yaşamasını bilmek lazım” demek için sıraladık. Hepsi de bitmiş değil üstelik. Belki bir başka bayram gününde Saniye Hanım ve Mustafa beyin bir başka bayram gününü anlatırız. Hatta daha iyisi yeni Saniye hanımlar veya Mustafa Beyler beliriverir de bu kez ballandıra ballandıra onların hayatını hikaye ederiz. Ne dersiniz, sizin kapı komşunuz yahut yan mahallede bir Saniye hanım var mıdır? Belki bu defa Mustafa Bey rolü sizin için biçilmiştir.
Bayramınız bayram olsun efendim. Üzülmeyiniz bayram aynı tadı ve güzelliği ile devam ediyor, Ramazan güzelini görmüş gözlerin, yaşamış bahtiyarların mahallesinde…
zaman: Salı, Eylül 30, 2008 3 yorum
Etiketler: Bayram
Bayramı Bayram Kılın
29 Eylül 2008 Pazartesi
Onbir aya sultan olmuş Ramazanı Şerifin sonuna geldik bile. Biz daha geldi diye sevine duralım, o bizi bırakıp gidiyor bile. Üzgünüz. Ama yine de, kalbimizi huzuruyla, evimizi süruruyla dolduran bu mübarek zaman dilimini adına bayram denilen güzel günlerle noktalayacağımız için de mesruruz.
Biraz alışılmışın dışı ama, bayramda evlerimizi süsleyelim diye teklif edeceğiz size. Hani adet olmuş; milli bayramlarda okullar süslenir ya, işte onun gibi. Hele ki çocuk sahibi iseniz, mutlaka yapın diye de, ısrar edeceğiz. Yavruların minik akıllarında Ramazan ve bayram gerçekten kutlanası bir şenlik olarak yer etsin diye…
Bir kaç fikir:
*Çeşitli ebatlardaki ambalaj kutularını biriktirin. Bunlarla minik cami maketleri hazırlayın. Kutuları elişi kağıtları ile kaplayın. Minare için, bitmiş olan kağıt havlunuzun rulosunu kullanabilirsiniz. Bunları kalın kartondan bir zemine yapıştırınca harika bir cami maketi elde etmiş olacaksınız.
*Yine renkli kartonlardan keseceğiniz büyük harflerle, evinizin en geniş duvarına asabileceğiniz büyüklükde bir “BAYRAMINIZ MÜBAREK OLSUN” afişi hazırlayın. Rafyalar ve pırıltılarla süsleyin afişinizi.
Bizim bu fikrimizi duymadan çoook önceden hazırlanmış, ailesine bayramı bayram etmiş bir kardeşimizin gönderdiği görsel bir kaç paylaşımla bitiriyoruz yazımızı. Tee Hawailerden; "Bayramı yaşamak için illa vatanda olmak gerekmez, vatandan uzak bayramlar hüzünlü de olsa, bayramı bayram kılan sevgidir, coşkudur, huzurdur" diyen annesinin sürprizleri karşısında sevinen Küçük Esad ne kadar mutlu görünüyor değil mi? zaman: Pazartesi, Eylül 29, 2008 3 yorum
Etiketler: Bayram, Çocuklar için
Bayramınız Kutlu Olsun
İnsanın çalışmasının ve gayretinin karşılığını beklemesi ve alması tabiidir. Ramazan ayının mükafatı bayram günleridir. Ne kadar emek sarfetmiş, ne kadar çalışmış, emek sarfetmiş ise bayram o kadar sevinçli gelir coşkulu yaşanır. Eskilerin anlata anlata bitiremediği bayram coşkusu hakkı verilerek tamamlanmış orç günlerinin işareti olabilir mi acaba? Zira aynı orucu tutuyoruz. Yemek yememenin birbirinden farklı biryanı olmasa gerek. Ancak aç kalmakla oruçlu olmak arasında dağlar kadar fark bulunur.
O yüzden orucu sadece aç kalmak olarak tanımlayanlar bayramda sadece “şeker” yer, oruç tutanlar ise orucun son günü affedilme mesti ile birbirlerine cennet nimetlerinin lezzetine davet ederler. Kalbinde saklı müjdeli haberi eşe dosta duyurmak isteyenler kapı kapı dolaşarak herkese eşit olarak dağıtılan mükafatın mutluluğunu paylaşırlar. Herkes birbirinin yüzüne kim önce başlayacak, kim ilk konuşacak diyehem merakla hem heyecanla bakarlar.
Bu tıpkı Hz. Alinin Peygamber efendimizden aldığı müjdeli bir sırı kendini tutamayıp kuyuya fısıldamasına benzer. Böyle anlatıyor Mantık-ut Tayr yazarı Feridüddin Attar Hz. Daha sonra, Allah, o kuyuda son derece uzun bir kamış yaratmış. Oradan geçmekte olan bir çoban da bu kamışın ucunu keserek kendine bir kaval (ney) yapmış. Bu çobanla günün birinde karşılaşan Hz. Muhammed Mustafa SAS, Hz. Ali'ye açıklamış olduğu sırların çobanın kavalından nazlı nağmeler eşliğinde döküldüğünü duymuş. Hz. Ali, yaratılan mûcizeyi görünce de Peygamberimize olan sevgi ve bağlılığına şükretmiş. Bizde ney’e gösterilen itibar bu hadiseye dayandırılır. Hatta bazıları neyin, işiten kulaklar için hala peygamber Efendimizin emsalsiz sözlerini tekrarladığına inanır. Bu sebeple Hz. Mevlana “bu neyin sesi ateştir, hava değildir. Kimde bu ateş yoksa yok olsun” der.
Bayramlarda Peygamber hadisi ile müjdelenen nimetleri birbirlerini tebrikiçin dillendirir oruç tutanlar. Bunda riya yoktur, zira oruç ayından evvel peşin peşin bildirmiştir Rabbimiz. Sanki “ey erenler ey canlar, haydi hazırlanın belki yarın belki ertesi gün, işte böylece hep beraber cennet yoluna düşeceği” diye haber verirler. Her çalınan zilde bir cennet muştusu saklıdır, her gelen misafirin yüzünde cennet erbabının ziyası ışıldar. Karşılıklı oturup cennet planları kursalar yeridirJ Haklarıdır, bu nimete ermek için beklediler.
Yemekler pişrilir, yedirilir içirilir, evde ne var ne yok misafirin önüne çıkarılır. Keselerin ağzı açılır, cüzdanların dibi görünür. Çolukçocuk, büyükküçük bayram harçlıkları ve hediyelere boğulur. Konu komşunun kapıya gelen çocukları boş çevirilmez, eşit miktarda üleştirilmiş bozukluklar her birinin eline bırakılır, yanında şeker veya mendille birlikte. Yolcu olanlar arabalarında, sokakta olanlar kaldırımlarda karşılaştıkça bayramlaşır, kucaklaşır aldıkları müjdeyi elden ele gönülden gönüle ulaştrırlar.
Bazen birileri çıkıp biraz aşırıya kaçan ikramları azaltmak gerektiğini söyler. Sanırım onlar Hz.Mevlana’nın hikayesini bilmiyorlar. Hani daha önce de anlatmıştım: Meczubun biri Mevlanaya Şems geldi demiş. Mübarek sırtındaki hırkasını çıkarıp ona vermiş. Demilerki “Ya Hu! Ne yaptın! O adam yalan söyledi, Şems buralarda edğil ki”.. Biliyorum demiş Mevlana ben bu haberin yalanlına hırkamı verdim, doğru olsaydı canımı verirdim.
Siz cennet müjdesini öyle sıradan bir haber mi zannediyorsunuz. Bu adeta Aşere-i mübeşşerenin hayatta iken cennet müjdesi alması gibi bir şey. Biz az bile seviniyoruz, bayram heyecanlarımız ve coşkularımız çok hafif sayılır. Böyle bir müjde insanda akıl, bedende ruh bırakmaz…. Kimler için hakkıyla oruç tutan, Hakkın rızasına uygun tutan, çok çalışan, çok düşünen, çok Kuran okuyan, çok namaz kılan, meleklere eş olmak için çok gayret edenler için.
Kolayca geçen Ramazan günlerinde kendimizi pek yormamak için hususi çaba sarfettiğimizi düşünürsek az heyacanlı bol telaşlı bayram günlerimizi izah edebiliriz. Hatta bir kısmımız evlerimizden, şehirlerimizden uzaklaşmayı bile düşünüyoruz. Birbirimize verecek müjdemiz olmadığı için kimseyi görmemeyi istiyor ve mümkünolduğu kadar uzaklara gitmeyi istiyoruz. Bahane kolay “başka ne zaman tatil imkanımız var ki”… Bu ciddi bir durum, bütün şehirler bayramlarda boşalacak hale geliyorsa, tedbirin hemen alınması gerekir. Suçluluk duygusu ile baş etmeyi ve bu duygunun tuzağına düşmemenin yollarını bulmalıyız. En kesin çözüm bayramı hak etme yoludur. Yoksa bir takım kaçış yollarına saparak kendimizi kandırmak ya bir ömür huzursuz olmaya ya da daha kötüsü umursamaz bir hale düşmeye sebep olur. O yüzden bayramlaran ve “bayram” eden kişilerden kaçmamalı, asıl kaçılacak şeyin nefsimiz ve onun bahaneleri olduğunu hatırlamalıyız. Her iyi ve güzel his-alışkanlık gibi kötü his ve ahlak da bulaşıcıdır. Bayramı bayram gibi yaşayanlara yakın olmak zamanla aynı hissiyata sahip olmamızı sağlayabilir.
Bayramları, ara tatil gbi görmek alışkanlığından artık kurtulmalıyız. Bedenleri dinlendirirken ruhlarımızı yorduğumuzun farkına varmalıyız. Zira ruh ile beden birbirinden farklıdır. İhtiyaçları da farklıdır. Biri bu dünyanın diğeri “o” dünyanın malıdır. Bitkiyi oksijenle insanı karbondioksitle beslemek ikisinin de ölümüne sebep olur. Allahın bizim için yarattığı ruh dinlendirme, huzur kazanma yöntemlerini bırakıp kendi yetersiz bilgimizle aldığımız kararlar ruhumuzun ömrünü kısaltır. Onun ölümü arkamızdan “ne ruhsuz adam” diyenlerin sayısını artırır. Bayram sevinci, ondan önce Ramazan ve oruç ferahlığı ruhun ömrüne ömür katar, sıhhati perçinlenir, gürbüz ve güçlü olmasını sağlar.
Ramazan huzuru ve Bayram sevinci devasa duygulardır. Tek başına yaşanamayacak kadar büyük olduğunu, bizim biçare gönüllerimizin bu kadar sevinci kaldıramayacağını bilmeliyiz. Bayramlar sevinçlerin hep beraber yaşanması için vardır. Kendi sevincimize başkalarını da dahil etmek, büyütmek, sokağımıza, mahellemize, şehrimize, ülkemize ve bütün dünyaya yaymak için. Yalnızlıkla mücadele için bundan daha güzel bir yol var mıdır? Yalnız insanların mutsuzluğu bundan daha güzel bir yöntemle çözülebilir mi?
Özellikle yardımımıza muhtaç olan kimseler bayramda bayram etmeli. Hem bizim yardımlarımızla bayram etmeli hem de ahiret mükafatını düşünerek orada kimseye muhtaç olmayacaklarını bilerek bayram etmeli. Kimsesizler artık “kimse” aramak zorunda kalmayacakları için bayram etmeli. Dertliler dertlerin ve sıkıntıların sade bu dünyaya has meseleler olduğunu düşünerek bayram etmeli. Hakları hâk ile yeksan olanlar adaletin hiç şaşmadığı o günü hatırlayıp ferahlamalı.
Bayram sevinç ve coşku günüdür. Onu hak edenler sevinir, eğlenir, coşar, taşar. Hak etmeyenlerse bilhassa değil ama kendilerini bu sevinçten kendileri mahrum ederler. Bayram geldi diye coşanlara uzaktan bakar, dudak büker, arkadaşı ödül almış kendi mahrum kalmış yaramaz çocuklar gibi somurtup dururlar. Ne sevinenlerin arasına katılır ne de sevinç emaresi gösterirler..
Görev yine Coşan yüreklerdedir, çünkü onlar bayramın ne demek olduğunu çok iyi bilirler, anlatmasını da. Öyleyse bayramı bütün gönüllere taşıma işi onların görevidir. Bir dahaki bayrama kadar “bayram etme” bilincini herkese ulaştırmalı, yaklaşan Kurban bayramında ellerinde ilk kez bayram yapacak olanların elleri müjdeler alıp müjdeler dağıtmaya koşmalılar. Siz seyredin o zaman bayramı!
Bütün oruçluların bayramı kutlu olsun, sevinci daim, gönülleri şen olsun. Ev ev, sokak sokak dolaşarak sevinçlerini her köşe bucağa taşıyanların bayramı daim olsun. Nice Ramazanlar, nice oruçlar, nice beratlar, nice cennet müjdesi, nice cehennemden azad olma beratı sizlere nasip olsun. Hergün Ramazan olsun, hergün bayram müjdeleri ile dolsun.
Serpil ÖZCAN
zaman: Pazartesi, Eylül 29, 2008 0 yorum
Etiketler: Bayram, Ramazan Günlüğü
El Veda
28 Eylül 2008 Pazar
Nihayet beklenilir olmasa da kaçınılmaz olan sona geldik. Ramazan-ı şerifin son iki günü içindeyiz. Bir aylık gelişim, değişim ve dönüşüm ayını hepimiz kendi kar ve zarar hanelerimize eklediğimiz yeni başlıklarla tamamladık. Günüm sonunda yapılam kar-zarar hesabının tam sırası. Kulaklarımızda çınlayan bir söz vardır, bazılarımız onu çerçeveletip evinin en görünen yerine asarlar: EY kul! Bugün Allah için ne yaptın!”.
Ramazanın başında bir söz vermiştim: Bu ay kendimi ve nefsimi tanıma ayı olacaktı. Öyle ya hasmımı tanımadan girişeceğim her mücadele hüsrana varacaktır. Ordular cepheye yürümeden evvel düşmanın sayısını, niteliğini, araç sayısını, kaçının piyade olduğunu, saldırı gücünü ve hangi bölgede vuruşulacağını tek tek ve çok detaylı bir incelemeye tabi tutar. Ancak bundan sonra stratejisini belirler ve mücadeleye girşir. Bizim nefs ile mücadelemizde bir türlügalip gelemeyişimizin sebebi kör döğüşü yapar gibi, karşımızda bulunan hasmın maddi ve manevi gücü hesaba katmadan kolları sıvayışımız olmalı. …. Nefsi ve onun oyunlarını öğrenme hususunda epey yol katettiğimi düşünüyorum. En azından mahrumiyet sınavına girdiğinde gösterdiği direnişten zafiyet noktalarını tesbit ettim.
Bazı günler uykunun pençesinde yuvarlandı, akşam yemeğinin ardından basan rehavetle savaşmak güçtü. Bazen yemeğin dozunu ayarlarken düştüğü sıkıntılardan bol çeşide olan meylini keşfettim. Orucun en zor tarafı öfkeyi kontrol altna almak meselesi ciddi bir mücadelenin neticesinde sanki biraz hal yoluna girmiş gibi. Kendinden önce başkalarını düşünmeyi öğrenmek en zor derslerden biriydi. Merhameti yalnızca yakınlarımıza değil, karşılaştığımız, Allahın karşımıza çıkardığı her kula göstermenin lüzumunu, ezilen ve mahrum kalan tek varlığın insan soyu olmadığını, canlaıların tamamının bu yüksek ahlaka ihtiyaç duyduğunu anlamak Yaratılanı Yaratandan ötürü sevmek dersinin başlangıcıydı.
Bütün azalara oruç tutturmak ne zordu ama! Harama bakma, boş konuşma, boş işlerle megul olma, aklını-fikrini-kalbini temiz tut malayani ile meşgul etme! Adımlarına dikkat et, isteklerini kontrol et-dizginle, zihnini idrake, gönlünü zikre ver.
İhtiyaç sahiplerine, ihtiyacımız olamyanı vermekten çok, onları aramak-bulmak-oturup sohbet etmek-dertlerini dinlemek heyecan vericiydi. Bu duygunun kalplere can suyu veren etkisi tahmin edilemeyecek kadar güçlüydü.
İbadetlere Allahın lutfu ile eklenen itaat etme, boyun eğme ve teslim olma zevki unutulmaz birer armağandı. Yaptığımız her hayırlı işi tanıdığımız tanımadığımız mü’min kardeşlerimizle birlikte, belki de aynı anda işliyor olmak civarınızda kimse olmasa bile yalnızlık hissetmeden, ümmet olmanın gücünü hissetmenizi sağlayan çok güçlü bir duyguydu. Cemaatler arasına karışıp, aynı Mevlaya, aynı hislerle, benzer yakarışlarla hep bir ağızdan yönelmek, huzurunda hep birden ruku edip topluca secdeye varmak, anlatılamaz bir hissedişti.
Ramazan boyunca yapıp ettiklerimizi yazalım demiştik ya… Eş-dost yazmışlar. Diyor ki bir tanesi “hem muhasebe yapmış oldum hem de yenihayır türleri buldum. Hepsini alt alta ekleyince uzun bir liste oldu. Tabi aralarına yapmak istediğim ama vakit bulamadığım maddeler de var”. Akıllıca bir davraniş, yani insanın yapmak istediği ama yapamadığı şeyleri de not etmesi, onlara niyet etmesi. Gerçekleşmesi mümkün olmasa bile sırf bu düşünceden kaynaklanan sevap yanında o güzel ve hayırlı düşüncenin zihinde meydana getirdiği değişim azımsanmayacak kadar önemli.
Hepimiz listelerimizi ya aklımızda ya defterlerimizde tutmuşuzdur. Önemli olan neyi ne miktar yaptığımız değil ne kadar devam ettirdiğimiz. Ramazan boyu çalışıp didinip, Ramazan geçtikten sonra eski hoyrat yaşama, özensiz ibadetlere, şevksiz-zevksiz çalışmalara döneceksek, oruçlunun dünyadaki hediyesi olan bayramı biz değil Ramazan ayı hak etmiş demektir. Zira ondaki bereket ve maneviyat bizi hayra sevk eder. Onun gidişi ile elde kalan bir şey olmaz, bilakis eski alışkanlıklar geri dönerse akıntıya karşı kürek çeken sporcuların kollarında hissettiği kas ağrısına benzeyen mide kramplarını boşuna çekmişiz demektir. Ramazan boyunca bizim için sabahtan akşama kadar dua eden balıkların duaları ziyan olmuş, oruçlulara duyduğu özlem ile bezenen, nice ziynetler ile süslenen cenneti boş bırakmışız demektir.
Sinelerde genişlik, simalarda nur bırakan Ramazan Kuran ile geldi, dualarımızla uğurlanacak. 13 gündür “el veda” seslenişleri ile uğurlamaya başladığımız Ramazan evlerimizde bir aylık misafirdi. Misafiri memnun etmeyi başardıysak Allahın rızasına erenlerden olmayı umabiliriz. Affedilme günlerindeyiz. İhlasla oruç tutan herkesin mağfiret olunacağını hadis-i şerifler vesilesi ile biliyoruz. Bir aylık amelimizin Rabbül âlemine arz edileceğini düşünerek zaten her halimize vakıf olan Allah-u Teala Hz.nin rızasını hak edecek amellere yönelmeliyiz. Her sevaplı ve faydalı faaliyeti takip eden, hayrın nerede olduğunu basiretle keşfeden gözüaçık Müslümanlar, Onun rızasını kazanmaya vesile olacak her işin içinde bulunurlar. Hiçbir çabayı küçük görmez ve zayi etmezler. Bu sebeple kararlaştırılmış vaktin son anına kadar verimli işlerin ardında bulunarak, Allahın sevdiği amellerle meşgul olmaya devam ederler.
İbadetten hiç kesilmeden, gayreti elden hiç bırakmadan, Ramazandan sonraki günlere, Ramazan ve oruç sabrı, tevekkülü, gayreti, muhabbeti, ikramı-ihsanı, sevgiyi-kardeşliği taşımaya azm edicilerden olmayı niyaz ederiz. Şevki mükafatı elde ettikten sonra tükenen, ideal fikrini zaman boşluğu ile heba eden, böyle gelir böyle gider düşüncesinin el ve ayaklarına zincirler vurduğu kişilerden olmamayı hararetle temenni ederiz. Ramazan neş’esi hergün yaşayan, o feyzi ve bereketi Ramazanın üstünden yüklenip kendi omuzları üzerine örten talihli kişilerden olmayı arzu ederiz.
Serpil ÖZCAN
zaman: Pazar, Eylül 28, 2008 2 yorum
Etiketler: Ramazan Günlüğü
Son Fırsat Günleri
27 Eylül 2008 Cumartesi
Kana kana içtiğimiz pınarın suyu, özene bezene harcadığımız hazine Ramazanın günleri tükenmeye yüz tutu. Elde avuçta topu topu, bugünü de sayarsak 3 gün kaldı. İki sahur 3 iftar vakti. Kime sorsam “mübarek pek çabuk tükendi” diyor. Sayılı gün böyle bir şey işte, beklenen otobüsler, yetişilecek uçaklar gibi bir anda kaçıp gidiveriyor. Ramazanla birlikte gelene saadet trene binebilenlere ne mutlu.
Başı rahmet, ortası mağfiret, sonu da cehennemden kurtuluş olan Ramazandan elde avuçta son üç gün kaldı. Bundan önceki günleri yeterince ve doya doya (yemek yemeyi kastetmiyorum elbette) hazmedememiş olanlar işi gücü bir kenara bırakıp hayra koşmalı ve kenarından kıyısından bulaşmalı. Aza çoğa bakmamalı, ne geliyorsa elden onu gayretle kapmaya koyulmalı. Çünkü hepimiz yapmaya gücümüz yettiği halde yapmadığımız, kılmaya takatimiz olduğu halde önemsemediğimiz nafilelerden, vermeye kudretimiz olduğu halde sakındığımız sadakalardan, gücümüz kudretimiz olduğu halde Allah yolunda kullanmadığımız emeğimizden hesap vereceğiz. Ha bir de neye gücümüzün yettiğini öğrenmek için didinmeyişimizin de hesabı olacaktır.
Kıyıda köşede, aklımızın kalbimizin bir yerlerinde saklı kalmış veya bir türlü sıra gelmemmiş bir muradımız varsa işte son fırsat yerine getirelim. Diyeceksiniz ki “canım namazlarımıza Ramazandan sonra da devam ederiz, oruçlarımızı pazartesi-Perşembe, eyyam-ı bıyz oruçları veya Davud As. Orucu gibi tutmaya devam ederiz, sadakalarımızı yine veririz, yine tefekkür-muhasebe saatlerimize sadık kalırız, hayır işler gideriz”.. Yapabiliriz doğru zaten öyle olmalı. Bu fırsat bize sair zamanlarda da, Ramazanda başladığımız hayırlı hal ve davranışları devam ettirmetalimi olsun diye verilmiş. Elbette başladığımız bütün işleri devam ettireceğiz. Ağzımızı açtığımızda hayır söylemeye, boş konuşmamamya, kalp kırmamaya, kalbi selim aklı diri tutma faaliyetlerine… hepsine ama hepsine devam edeceğiz. Rabbimizin fırsatları hiç bitmiyor ve tükenmiyor. Ama bu amelleri Ramazanda işler isek 70 kat daha fazla sevap kazanıyoruz.
Bu sebeple bu günler artık son fırsat günleri. Son indirim günleri denilir ya bunlar da son “artırım” günleri. Kapan götürüyor. Bu sebeple çok dikkatli olmak gerekiyor.
Bu son fırsatı kaçırmak istemeyen bir amca Pazar günü beni aradı. Evladım dedi, “elimde kendime göre hayra ayırdığım bir miktar para var. Falanca yerde bir fukaracık yaşarmış. Benim gücüm oraya gitmeye yetmiyor. Şu parayı sana yollasam da götürüversen”. Bu beklenmedik yerden gelen hayır fırsatını geri çevirir miyim, hemen kabul ettim. Bu arada bu amcanın yaptığı hayrı bununla sınırlı sanmayın. Son bağışlayacağı miktar bir emekli aylığı kadardı ve Ramazan boyunca bundan çok daha fazlasını önüne kim gelirse dağıtıp durmuştu.
Aslında o Ramazandan önce de böyle eli açık, hayır kollayan, sevap peşinde koşan bir kimsedir. Bu son hayrı Ramazanın son günlerine saklamış, elinde kalan son parayı, son fırsattan istifade etmek için ayırmış, Ramazan boyunca verdim bu da bende kalsın dememiş. Yakınları anlatırlardı, hergün evden çıkarken sağ cebine kendi parasını sol cebine de ihtiyaçlılara vereceği paraları koyarmış. Bu miktar Ramazan gelince iki-üç misline çıkarmış. Hergüne tahsis ettiği sadaka miktarı olur ve onu mutlaka tüketirmiş. Ramazan ayı geldiğinde de belli bir miktarı tesbit eder, onu günlere böler ve muhakkak dağıtırmış. Bu sağ cep sol cep meselesi ile ilgili bir de açıklama düşmüşlerdi: Eğer hayır parasını sağ cebine koyarsa sürekli verir ve bitiririm endişesi ile, kendi parasını sağ cebine koyar nasıl olsa yanılır hayır parası diye kendi paramdan veririrm bu da verdiğim sadaka miktarını artırır diye düşünürmüş. Cömertliğe bakar mısınız! Hayır üstüne hayır böyle işleniyor demek ki! Verdiğini, hayrını hiçbir zaman kafi görmeyen, hep daha fazlasını yapmak isteyen, dünya karı değil ahiret karı derleyen gayretli, azimli bir Müslüman. İnsan gıpta ediyor, hislerine biraz da kıskançlık karıştırıyor istemeden.
İşte bu cömert insan Ramazanın son günlerinde de hayrım devam etsin belki daha büyük hayır yaparım düşüncesi ile beni aramıştı. Elimde ne bir adres ne bir kroki vardı. Nerden bulduysa kimden duyduysa bu ihtiyaç sahibi teyzeyi, paranın mutlaka ona verilmesini istiyordu. Bize de “peki” demekten başka çare kalmadı. Doğruca belediyenin kapısına yollandık. Epey bir araştırma-soruşturma neticesinde ismi bizim aradığımız teyze ile uyuşan birini bulduk. Hemen verilen adrese gittik. Mahallenin daha girişinden nasıl bir manzara ile karşılaşacağımız belliydi. Şükrettim, iyi ki toplu taşıma aracı ile gelmişim. Zira altımızda hususi araba ile gelseydik ne evleri, ne evlerin içindekileri bu kadar yakından görme şansımız olacaktı. Bana kalsa elimdeki parayı önünden geçtiğim bütün evlere pay ederdim. Hepsi birbirinden harabe evler, hepsi birbirinden pejmurde çocuklar, kapı önlerinde onların pis sular içinde oynamasını seyreden hayatından bezmiş, kaçları çatık, yüzleri kırış kırış, neşesiz-cansız-fersiz anneler. “Bahçeli” bu evlerin arka tarafına doğru yamuk sandalyelerde oturan en az kadınlar kadar yıkılmış-viran olmuş erkekler.
Ama emanet paranın yeri belliydi, elden ne gelirdi. Yolumuza devam ederken düşündüm: Bizim hayırlarımızın şekli-şemali çok değişti. 21.yy da yaşıyoruz ya her şeyin kolayını, ayağımıza gelenini, çarçabuk halledilenini tercih ediyoruz. Hayır yapmak istediğimiz zaman, hemen bir kurumun hesap numarasına paralarımızı yatırıyoruz yahut cep-mesaj denilen illeti kullanarak oraya buraya sevk ediyoruz, kurban bayramlarında bir telefonla sipariş veriyoruz hoop etler paketlenmiş olarak gelior. İşi ilerletmiş olan bazı kurumlar fukaraya vereceğiniz miktarı öğrenip sizin yerinize dağıtımı bile yapıyor. Bunlar güzel, gerçekten güzelişler. İnsaflı düşünürsek aslında hadiseyi hayrın yaygınlaştırılması olarak da görebiliriz.
Ama bana işin ruhu kaçtı gibi geliyor. Kendi elimizle vermediğimiz metaın hissiyatından uzak kalıyoruz gibi geliyor. Hayır yapmak sade para, eşya, et dağıtmak değil ki! Verdiklerimizi bizzat görmek tanımak,kimin hakkı benim malımın içindeymiş bilmek, ona yakın olmak ve hep gözetmek şansından mahrum kalıyoruz. İnsan diyor ki Hz. Ömer niçin un çuvalını kendisi sırtlandı da götürdü? Bir hamala yükler parasını öder, kime niçin götürdüğünü söylemez, sırrı açığa çıkmadan mesleyi çözerdi. Belki böyle yaptığı zamanlarda olmuştur. Ama meşhr olanı vereceği erzakı bizzat kendisinin taşımasıdır.
Çünkü bu işte kâr çift taraflı. Sade garipler nemalanmıyor, verenin kârı belki daha büyük oluyor. Rahat evinden kalkıp fakir semtleri “teşrif” ediyor, dünyanın sırf kendi muhitinden teşekkül etmediğini görüyor. Evet fakirler olduğunu onlara yardım elinin uzatılması gerektiğini biliyor ama fakirliğin boyutunu, insanların nerelerde, neleri varken değil neleri yokken yaşayabildiklerini de görüyor. Evinde ufacık bir toza tahammül edemeyen mini mini hanımları tertemiz kılıkları ile o ücra ve salaş evlerde, iğreti divanlarda hayal eder misiniz! Rutubetten teneffüs edilemez hale gelmiş havayı ciğerlerine dolduran biri o evde uyuyan insanları düşünmeden geçebilir mi? Boğaza nazır ferah-ül ferah balkonlarda akşam çayının, sahur sefasının zevki kalır mı? Lokmalar boğazda düğümlenir alim-Allah, o çay ateş olup ciğerleri dağlar. Keyiif kaçar hasılı. Zaten keyif yeri olmayan dünyada onu kaçırmak kadar büyük hayır olmasa gerek!
Fukara semtleri keyif kaçırıcı, az yedirici, az harcayıp iştahtan kesici yerlerdir. İnsanı dünyadan koparır, ahreti hatırlatır. Hakkı bildirir, şükrü artırır, gelip geçici menfaatlerin kapısını kapar. İnsana ruh verir, ruhu yüceltir. Eskilerin iftarlarına mahallenin-semtin hatta şehrin bütün ihtiyaç sahiplerini çağırlamalrı takdir ettiğim ama biraz da hayret ettiğim bir durumdu. Biz evimize öyle tanımadığımız kimseleri sokmamak gibi prensipler edinmişiz. Can korkusu ve mal endişesi sarmış bizi. Fakire yemek yedirmek için ya bir lokanta ayarlanır, ya bir camiye para verilir veya benzeri başka bir şey yapılır. Eskiden hırlı hırsız daha mı azdı acaba.. Sanmıyorum. Bence can korkusu ve mal endişesi daha azdı, o yüzden insanların cesareti daha çoktu. “Mal da can da Allahın. Ne zaman isterse alır, kimin eli ile olacağını da kendi bilir, ben bunu ne engelleyebilir ne de oldurabilirim” derlerdi.
Semtlerin ayırmamışlardı, yanı başlarında himaye tikleri bir fakir evi mutlaka olurdu. Konaklarına istedikleri gibi girer çıkarlardı. Ev sahipleri de kendilerine ruh inceliği bahşeden, ahreti hatırlatan, mal sevdasından uzaklaştıran, haddini bildiren, şükrettiren o mütevazı insanları başının üzerinde gezdirirdi. Üstü başı temiz mi, ayağı kokuyor mu, evin havasını bozacak derecede terli mi, oraya mı oturdu buraya mı oturdu, “dur oraya bir örtü atıvereyim, yok yok sen en iyisi “antrede” dur ben şimdi gelirim” tantanaları onların evinde hiç olmuyordu. A vicdansız parası mı var deterjan alıp üstünü başını yıkasın, a hayırsız güzel kokuları dilenci bahşişi mi sandın!........... Böyle böyle onları önce evlerimizden çıkardık, sonra biz onları terk edip güzeeeel, havadaaar, mutenaaa semtlere göç ettik. Kaldı mı garipler bir başlarına.. Bu arada garip dediğim fukaralar değil. Onlar iman sahibi oldukları sürece sabrettikleri müddetçe hayır üzereler. Asıl garip o semtlere uğramamayı tercih edip kibir ve büyüklenme hastalığının pençesine düşenlerdir.
Hasılı biz o gün, epey dolandık, sayısız tecrübe topladık teyzeyi bulduk. Amca arayıp bu ricayı iletince “dur bakalım bu işten bize düşen hisse ne olacak“ demiştim. Teşekkürü mübalağa derecesine vardıran teyzeye “caaanım teyze, teşekkür size, minnet size… Ramazanın son haftası büyük dersler aldık sayenizde. Yüce Mevlam ne hikmetler saklamış hanenizde”
zaman: Cumartesi, Eylül 27, 2008 0 yorum
Etiketler: Ramazan Günlüğü
İtikaf Nedir, Nasıl Yapılır?
Allah' ın selamı üzerinize olsun,
Değerli okuyucularımızdan birinin talebi üzerine itikafla ilgili yaptığımız kısa araştırmayı sizinle paylaşmak ve inşallah bu sevaba hep birlikte nail olabilmek maksadımız. Rabbimiz hem nasib, hem de kabul buyursun inşallah. Amin!
Araştırırken gördük ki; itikaf Efendimiz SAS in hiç ihmal etmediği çok özel ve değerli bir ibadettir. Ramazan' ın günahlardan mağfiret kısmında kula verilmiş fırsatlardan biri dahadır. Kulu perçeminden tutup Rabbinin huzurunda huşu ve disiplin ile boyun eğdirip diz çökdürten, bu son 10 günü es kaza ihmal veya tembellikle boşa geçirme ihtimalini ortadan kaldıran bir ibadettir.
Bakınız nasıl geçirirmiş Efendimiz bu zamanı ve biz ne yapmalıyız;
"Efendimiz Muhammed-i Mustafa sallahlahu aleyhi ve sellem -kendisi Allah'ın en sevgili kulu ve insanların en şereflisi olduğu halde- asla gevşemez, hele ramazanın son on gününde ibadet ve taata çok daha fazla düşkünleşir, hatta artık gecelerini evde değil, camide geçirmeğe başlardı. Bu bizim için dikkat çekici bir hareket ve mühim bir işarettir. Biz de öyle yapmağa çalışmalıyız. Bu kuvvetli bir sünettir, sünnet-i kifaye'dir ki bir beldede hiçbir kimse bu "mescidde itikaf etmek" işini yapmasa, tüm belde halkı sorumlu duruma düşer. Kadınlar da itikaf yapabilir ama mescidde değil evlerinin temiz müsait bir köşesinde..."
(Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan, Kadın ve Aile, Nisan 1990)
**********
Gelelim itikaf hakkındaki kitabi bilgilere:
"İtikaf: Kelime olarak hapsetmek, menetmek manalarına gelir. Fıkıhta ise, ibadet niyetiyle beş vakit cemaatle namaz kılınan yerde durmaktır.
Kadın evinde namaz kıldığı odasında itikafa girer. Kocasından izinsiz itikafa girmesi caiz değildir.
Adanmış da olsa itikafta ergin olmak ve cünüplükten temizlenmek şart değildir. Ama adanmış itikafda hayız ve nifastan temizlenmek şarttır. Çünkü cünübün orucu sahih, hayız ve nifas halinde bulunanın orucu ise sahih değildir. Eğer itikaf nafile ise hayız ve nifas halinde de caizdir. Çünkü bu durumda oruç şart değildir."
(Rauf Pehlivan, Kaynaklarıyla Büyük Kadın İlmihali)
**********
İtikâf eden kimse camide yiyip içer, yatar. Abdest için dışarı çıkabilir.
Birkaç hadis-i şerif meali şöyledir:
"İtikâfta olan, günahlardan uzaklaşır, her iyiliği işlemiş gibi sevaba kavuşur." [İbni Mace]
"Bir devenin iki sağımı kadar itikâf eden, bir köle azat etmiş gibi sevap kazanır." [Tenvir]
"Ramazanda on gün itikâf eden, 2 defa [nafile] hac yapmış gibi sevap kazanır." [Beyheki]
"Allah rızası için bir gün itikâf, insanı Cehennemden çok uzaklaştırır." [Taberani, Hakim]
Resulullah efendimiz buyurdu ki: "Mirac gecesi, beşinci göğe geldiğimde, Osman’ın suretini gördüm. Bu mertebeye ne ile eriştin dedim. Mescidde itikâf etmekle dedi." [Menakıb-ı Cihar Yâri Güzin]
İtikâf; oruç, namaz gibi adak olunur. Çünkü başlı başına bir ibadettir. Hastam iyi olursa, itikâfa gireceğim denmez. Hastam iyi olursa, Allah rızası için, şu kadar gün itikâfa gireceğim demek adak olur. (S.Ebediyye)
İtikâf gibi başlı başına ibadet olan bir şeyi nezredenin, bunu yerine getirmesi gerekir. (Dürer)
Kadınlar camide itikâf yapmaz. Evde ise şarta bağlıdır. Eğer mescit olarak kullandığı bir oda varsa, o odada itikâfa girebilir. Yemek yapmak, temizlik gibi ev işlerinin hiç biri yapılmaz. Sadece ibadetle uğraşılır. Abdest gibi zaruri işleri yapmanın mahzuru olmaz.
Ramazanın son on gününde olanı sünnet-i kifayedir. Az itikâf da yapılabilir. Bir gün veya birkaç saat gibi. İtikâfa girenin oruçlu olması şarttır. Sadece Şafii mezhebinde oruçlu olma şartı yoktur. Diğer üç mezhepte oruçlu olmak şarttır. İmkanı olan kadınların evde itikâfa girmesi, unutulmuş bu sünneti ihya etmesi ve sünneti ihya etme sevabına kavuşmaları çok iyi olur.
(dinimizislam.com)
Alahu Teala ibadetlerinizi kabul buyursun inşallah. Amin!
AKWA
zaman: Cumartesi, Eylül 27, 2008 1 yorum
Kadir Gecesi
26 Eylül 2008 Cuma
Cennetin bir kapısı varmış. Allah’ın cenneti hak eden kulları için amellere göre sınıflandırıp, taliplilerini çoğaltmak ve onlara hususi bir lutufta bulunmak için yarattığı bu kapılardan biri özelikle ilgimi çekti. Genişliği o kadar akla hayale sığmaz derecede ki çok süratli giden bir atlının beşyüz senede bir ucundan diğer ucuna yetişebildiği bu kapıdan girebilmek için adeta can atıyorsunuz. Bu denli geniş olan kapıdan Müslümanlar izdiham halinde geçeceklermiş. O denli ki omuzları birbirlerine değerek yahut sıkışarak ve zahmetle.. İnsan kapının genişliğine veya onu yaratan Rabbimizin kudretine değil, bağışlama ve lutuf hazinesinin bolluğuna hayret ediyor. Demek bunca kusurumuza ve vefasızlığımıza rağmen aramızdan çok büyük bir talihliler topluluğu cennetin kapılarından içeri doluşacak, affedilecek, nimetlere nail olacak!
Her amelde kat kat sevaplar halk eden Rabbimiz ayrıca, günahlarla haşır-neşir olan, her işi gaflet ve ihmal olan biz kullarını mağfiret denizine dahil edip dünya ve ahiret nimetlerini ihsan etmek için adeta sebepler ve bahaneler yaratır. Bu bahaneler ve sebepler o kadar çoktur ki bir günaha meyledip ondan vazgeçmek bile bir sevaba tekabül ediyor. O’nun sevap sebepleri, mükafat çeşitliliği ve bolluğu karşısında hayretten hayrete düşüyor, ister istemez cennet hayalleri kuruyorsunuz. Ümitsizlik kapsının tamamen kapanmasına sebep olan, şu az önce söylediğim cennet kapısının devasa ebatlerı ise insanda o kapının dışında kalmayacakmış ümidini filizlendiriyor. Yani Yüce Rabbimiz bütün kullarının kalbine “siz de cenneti hak edebilirsiniz, hatta istediğiniz kapısından girebilir, yarattığım nimetlere erişebilirsiniz” diye müjde veriyor. E tabi bu müjdeyi alanlar da bir çalışma ve gayret sonucunda elde edeceği göz kamaştırıcı armağanı hak etmek için aşka gelen çocuklar gibi hevesle çalışmaya koyuluyorlar.
O bağışlanma ve lutfa erme sebeplerinden biri de Ramazan ayı. Her zaman affa uğramak mümkün ama üç aylar ve özellikle Ramazan ayı bu işe tahsis edilmiş. Badem gibi kıymetli bir çekirdeği kayısı meyvesi ile bezeyip içini dışını lezzet ile kuşatan Rabbimiz sırf Kadir gecesine olan iştiyakı artırmak için, hazineyi sakladığı mahfazayı bile mücevherat ile donatmış. Onu öyle mahir biçimde saklamış ki bütün bir Ramazan ayını onu aramak ve ona ermek hevesiyle geçiriyoruz.
1000 aydan daha hayırlı bu ayın kaç ömre bedel olduğunu merak edip hesaplayanlar olmuştur: Tam 83 yıl. Yani bizim ülkemizdeki ortalama insan ömründen daha fazla. Biz şuna bir insan ömrü diyelim. Yani biz bir tek geceyi, bir tek kadir gecesini ihya etmek şerefine nail olsak, 83 senelik yepyeni bir ömrü satın almış olacağız. Ya da ömürde 10 defa Kadir gecesini ihya edebilsek, 83 yıllık ömrünü Allah Teala Hz.nin rızasına uygun şekilde yaşanmış bereketli, hayırlı, feyizli 10 ömürlük sevabı hanemize dahil etmiş olacağız. Sevabı bu denli büyük olan Kadir gecesini ihya amelinin insan ruhunda ve hayat anlayışında ne büyük değişimlere ne büyük düzelmelere sebep olacağı da ayrı bir kâr hesabı.
Hasılı kadir gecesinin ihyası akıllı ve iyi hesap yapabilen insanların kârı. Cennetin o devasa kapısından akın akın girecek olan Müslümanların arasında olamamak, sunulmuş bunca imkana ve fırsata rağmen mümkün olmuyorsa kar-zarar hesaplarımızda büyük açıklar olduğunu gösterir. Bu gece o açıkları kapatmak için verilen fırsatların en büyüğü. Kolları sıvayıp işe girişmeli. Bakalım neler yapabilirmişiz diye araştırdım. Pek kolayca yapılacak işleri tesbit ettim. Liste haine getirdim ve evin görünür bir yerine astım. Haliyle ev halkının da iştirak edeceği ibadetlerden daha büyük bir hayır bekliyorum. Zira her Müslüman kendi ailesinden ve onların yaptıkların ve yapmadıklarından mesul tutuluyor. Kendisi namaz kılıp, oruç tutup, türlü ibadet ve hayırlara koşturup evladını veya eşini bunlardan mahrum bırakan insanların bencilliği şaşılacak şey doğrusu. Bu biraz da, biraz değil tamamen, ibadetlerin ve hayırların üzerimizden atılacak birer yük olarak görülmesi ile alakalı. Çocuklarına okul vs. gibi sebeplerle oruç tutturmayan ane-babalar “onun günahı bana” diyerek üzerlerine aldıkları suçu azalttıklarını sanırken bilakis ikiye katladıklarından haberdar değiller. Kendilerince merhamet gösterip sabah namazına kaldırmadıkları, oruç tutturmadıkları, hayır yolunda yormadıkları çocuklarını bu amellerin manevi faydalarından, olgunlaştırma ve ruh yüceltici etkilerinden de mahrum bıraktıklarını fark edemiyorlar. Merhamet adını verdikleri bu ihmal ile büyük bir garaza ve fenalığa sebep olduklarını da fark edemiyorlar. Kaçırılan olan sevaplar, yüklenilen günah ve veballer işin sadece cabası.
Bu sebple Alemlerin Rabbi olan Mevlamız ısrarla ve defalarca ibadetlerin kendisine bir fayda vermediğini, bu ibadetlerden elde edilen ücretin cennet nimetlerinden hatta dünya nimetlerinden en küçüğünün bile karşılığı olamayacağını söylüyor. İbadetler ancak bizi yerin, göğün, halk edilen canlı-cansız her varlığın yegane sahibi olan, göremediğimiz, gücümüz yetmediği için de hissedemediğimiz Rabb-ül Alemin’e, kemale ermeye vesile olarak yaklaştırmak için emredilmiş. Ona yakın olmak gibi büyük bir nimete bütün canların koşuşacağını düşünürsek, ibadet ve kulluk tembelliğine teşvik ettiğimiz bu işin, ev ödevini yapmayan bir çocuğun matematik sorularını çözmek, kompozisyonunu yazmak, araştırmasını yapmakla bir olmadığını anlamalıyız. İbadet ve kulluk muafiyeti merhamet değil kötülüktür. Bu ne yanlış görüştür, ne kör bir merhamettir ki hayırdan uzaklaştırır fenaya yaklaştırır.
Ramazan ayı ibadete ve kulluğa teşvikiçin çok büyük bir fırsattı. Velev ki üstesinden gelemedik, bari Kadir gecesini ihya fırsatını kaçırmayalım. Hem ailemiz hem biz.
Bir kere bu gece, önce mümkün mertebe az ve çok hafif yemekler yiyelim. Bir ayrdır yeterince iyi beslendik. Neredeyse her günümüz “ya hu bu akşam ne yiyeceğiz” diye düşünmekle geçti. İşte beyler evde hanımlar ve çocuklar hep birlikte akşam menüleri hazırladı. Bu akşam tatil ilan edelim. Hatta itikâf yemeği yiyelim. Yani çorba ve kuru üzüm..
Midelerimizi boş tutarsak Ramazan gecelerinin en önemli ibadeti olan teravihi yemekleri sindirmek için değil gerçekten geceyi ihya etmek için kılarız. Bu iki. Kıldığımız namazda yanı başımızda yüzbinlerce melek ile beraber Cebrail As.’ın da olduğunu düşünmek ibadetlerimizi huşu ile kılmamıza yardımcı olacaktır. Zira Kadir suresinde yeryüzüne inecekleri müjdeleniyor. Bu da bize çok büyük birlutuf. Zira meleklerin efendilerinden olan Cebrail As. Seyahat kasdıyla dünyaya gönderilmiyor. Onun diğer meleklerle beraber gelmesi bizim ibadetlerimizin makbul olmasını sağlamak için olsa gerek. Cemaat arasında bulunan ihlaslı bir tek kul, orada bulunan herkesin namazının makbul olmasına vesile olabiliyorsa, binlerce melek ve hususen Cebrail As. Birlikte kılınan namazın ne manaya gelebileceğini düşünün. Sade bu düşünce bile namazımıza ne büyük bir his ve maneviyat katar. Sizi bilmem ama ben omuzlarımın birinin Cebrail As.’a diğerinin de alnı secdeden hiç kalkmayan, her ibadeti kabul edilmiş fedakar bir meleğin omzuna sıkı sıkıya değdiğini düşüneceğim.
Bütün bir ay boyunca fikir temizliğine, hüsn-ü zanna alıştırdığımız düşüncelerimizi Allah Teala Hz. Teksif etmek 3. İşimiz. Bu gece kesintiye uğratmadan, düşüncelerimizi ve kalbimiziOna bağlayalım. Onu düşünelim, esmasını anlamaya ve zatına öylece hitap etmeye çalışalım. Yani her bir ismine zikirlertahsis edelim. Her zaman gücümüz yetmez belki ama en azından bu gece boyunca attığımız her adımı Allahın huzurunda imiş gibi atalım, söylediğimiz sözü duyduğunu ve bizi muhatap kabul ettiğini daha derinden hissetmeye çalışalım. Hesaplı konuşup, ağzımızdan çıkan sözlere dikkat edelim.
Dördüncü işimiz, zaten alıştığımız okumalarımızı bu geceye özel hale getirmek olmalı. Kur’an-ı Kerimden seçtiğimiz özel sureleri sayılarını artırmak gayretiyle okumaya azm edelim. Nimetlerini zikrettiği sureleri daha çok okumaya gayret edelim. Sonra o nimetler üzerinde düşünelim. Bir aydır elde ettiğimiz yakınlığın neticesi olarak yüce kitabımızla daha yakın bir ilişkiye girelim. Düşünelim ki bütün bir Ramazanın ve Kadir gecesinin hayrı işte bu ayetlerin, surelerin hürmetinedir. Hediye bu kadar büyük olan Kur’an-ı Keriminkendikıymeti ne kadar büyüktür!
Beşinci işimiz, Rabbimizin rızasına ermemize vesile olacak olan kelime-i şehadet ve istiğfara devam etmek. Bu ikisini çokça söylemek, düşünerek-hissederek, manalarına vakıf olarak çokça söylemek.
Altıncı işimiz, duaya sarılmak. Bu duaların yine mukaddes kitabımızda Rabbimizin bize talim ettirdiği dualar arasından seçilmesine dikkat etmek ve Peygamber Efendimiz SAS. Tavsiyelerine riayet etmek. Bu tavsiyelerden biri şudur ki cenneti hararetle arzulamak ve cennetten son derece sakınarak uzak olmayı dilemek. Bu ikisi dualarımızın başında bulunmalı ki cennet ehli olan melekler bize “yazık şuna cenneti istemedi, yazık şuna cehennemden Allaha sığınmadı” demesinler.
Hamdolsun içinde bulunduğumuz ayımız ve gecemiz mübarektir. Marifet, bize mübarek olmasındadır. Her isteğin kendisine yöneldiği Mevlamızın kudretinin, af-mağfiret, cennet ve nimet dileklerimizi kabul ile tecelli etmesini niyaz ederiz. Temenni kılar, arzu ederiz ki Ramazan ve Kadir gecesi bütün hayrı ile size, bize bütün ümmete yönelsin.
zaman: Cuma, Eylül 26, 2008 1 yorum
Etiketler: Ramazan Günlüğü
Ramazanın son on günü ve itikaf
24 Eylül 2008 Çarşamba
Çağdaş insanın en büyük korkusu yalnızlık korkusudur sanırım. Sosyalleşme adı altında insanların o kalabalık ile bu kalabalık arasında koşturup durduğunu, sosyal statü edinme telaşıyla bu grubu takip şu grubu kovalama peşine düştüğünü sık sık görüyoruz. Belki de hepimiz bu koşturmacanın içindeyiz. Kendimizi öyle bir kaptırmışız ki durup düşünecek, azıcık soluklanacak boşluk bulmakta güçlük çekiyoruz. Bu telaş Ramazan-oruç da dinlemiyor, sadece şekil değiştiriyor.
Oysa insanın kendisiyle baş başa kalmaya ne de çok ihtiyacı var. Hanesinde başını oraya buraya çarpmadan, tökezlemeden dolaşamayanlar, tenhada zavallı kalabalıkta cebbar kılığıyla dolaşıp duruyorlar. Evin bir ucundan diğerine gitmek için ışıkları açmayı beceremeyenler, insan içine çıkıp ziya salmak için birbirleriyle yarışıyor, bir kısımları da elinde iğreti fener taşıyanların sönük aydınlıklarında medet arıyor. Bu defa ya topluca hedeften uzağa düşüyorlar yahut topluca başlarına ordan oraya vurup avare dolaşıyorlar. Kendini bulamamışlar topluluklarının içinde başkalarının da kaybolmasına sebep olan daha yüzlercesi var. Dışarıdan “fener” ithal etmek yerine kendi içimizdeki kaynağa yönelsek…
Ramazanın son on günü içindeyiz ya.. Tenhada olmak ve yalnızlığın kerametini keşfetmek fikri sadece beni değil herkesi sarmıştır sanırım. Bu fikirleri derlemeye bir şekil vermeye çalışıyorum bir zamandır. Önce ne kadar zamandır insan içindeyim diye düşünmeye başladım, sonra ne kadar zamandır kendimleyim dedim. Sonra, ne zaman Rabbim ile baş başa kaldım diye sordum. Bu sorularıma sırasıyla verdiğim bütün cevaplar tüylerimi diken diken etti.
Önce şüphesiz dedim, doğdum doğalı insanların içindeyim. Hiç onlarsız kalmadım, her nereye gitsem bir topluluğun özlemini yaşadım. Yokluk insanı ateşler, istek meş’alesini yakar. Elinize bakar neyin “yok” olduğunu hemencecik fark eder ve iştahla istemeye başlarsınız. Öyle değil midir? Neyim var sorusundan ziyade “neyim yok” sorusu ile ilgileniriz. Böylece bir süre yalnız kalmanın sıkıntısını çeksek bile kalabalıkların heyecanı bizi “yalnız” bırakmaz. Arar bulur bir yerlerde kalabalıkları, düşünmeden içine atarız kendimizi. Eş-dost olması gerekmez, çarşı-pazar kalabalığı bile yeter. Acaba uzunca bir süredir, piknik yaparken bile kalabalık yerlere gidişimiz, ormanda-çayırda-bağda gezmek yerine kalabalık alış-veriş merkezlerine, işlek caddelere gidişimiz bundan olmasın! Kendimizden mi kaçıyoruz ne!.... Yani, pek sık ve çok kalabalık tanımışım, o kadar çok ki arasında “kendimi” bile bulamamışım!
Sonra sıra ikinci cevabıma geldi sıra: Kolayca verdim bunun cevabını: Henüz onu tanımıyorum ki! Zevkim, keyfim, hobilerim, en sevdiğim yemek, ayakkabı numaram, boyumun ölçüsü, annemim babamın kim olduğu, kaç teyzemin-kaç halamın-kaç amcamın-kaç dayımın olduğu, neye kızdığım neye sevindiğim, ne kadar alıngan olduğum, hangi espriye en çok güldüğüm, kaç dil bildiğim, ne mezunu olduğum, marifetim, mazeretim…… vs. vs. mi belirliyor benim kim olduğumu? Bunlara verdiğim cevaplar soruma yeterli bir cevap oluyor mu? Hayır! Aslında anladım ki ben, kim olduğumu ortaya çıkaracak soruları bile doğru tesbit edememişim.
Son darbeyi indiren, memnuniyet duyguları ile yaşadığım hayatı kendisine adadığımı iddia ettiğim Rabbim ile ne zaman birlikte olduğum sorusu idi. Önce bunun delillerini aradım. Bir Müslüman ne zaman Rabbiyle baş başa kalmak fırsatını elde eder. Tabi önce namazlarla: günde beş vakit. Eğer münkünse nafilelerle, teravihler bulunmaz fırsat. Kur’an okurken veya herhangi bir ibadeti ifa ederken. Bunlar mecburi beraberlikler. Gerçi kul aklı şunda bunda olduğu sürece bu buluşmalara katılamaz ama Allah Teala Hz. her namazda her oruçta her hayırda kulunun yanı başındadır. Ruhu kaçmış ibadetlerimizle biz bu randevulara, canı ile değil cismi ile katılmışlar arasına giriyoruz. Ama yine de orada bulunduğumuz, bu ibadetlere güç bulabildiğimiz için nasipdar oluruz inşallah.
Bir de zikir ve tefekkür vakitleri var. Büyük bereket ve feyz kaynağı bu zamanlarda da Rabbimizle baş başa kalma şansımız var. Ancak cehennem korkusu ve cennet arzusu Allah sevgisini perdelemezse! Dökülen gözyaşı hasret acısı, kavuşma heyecanı ve arzusu ile dolu olursa. Yoksa Allah ile muamelesi bu defa da ahret pazarlığına dönmüş, kendi halini arzdan başka kelam bilmeyen, sade dünya nimeti-ahiret mükafatı isteyen müddediler arasına gireriz. Beli (evet manasına) ! Geniş hazineler, sonsuz cömertlik ve merhamet sahibi Allah, isteklerimizi bahşeder!
***
Ramazan ayının adıyla bütünleşmiş en kıymetli ibadeti, en kıymetli günlere tahsis edilmiş ibadeti İTİKÂF 'tır. Ramazanın şu son on gününe girdiğimiz sıralarda, camiler, tenha köşelerde kalmış mescidler on günlük misafirlerini ağırlar. Onlar olanca gönül heyecanıyla camileri nurlandırırlar. Kendini bilip Rabbine ermek isteyenler itikâfa koşarlar.
Der ki büyükler “kişinin kıymeti Rabbiyle irtibatı kadardır”. İşte bu irtibatı, yani insanın kendiyle ve Rabbiyle irtibatını artıracak çok önemli bir fırsat Ramazanın son günlerine saklanmış. Çok kıymetli pek değerli mükafatlara ermek gayretiyle, kadir gecesini arayan Müslümanlar aynı zamanda halvetin tadına doyum olmaz yalnızlığına da giriverirler. Her giren önce kendiyle sonra nefsiyle mücadele eder, bu cengi atlatanlar Rabbi ile halvet olmanın lezzetine kapılır, hayatın akan seyrine aldırmaz olurlar. Ne haller görüp, ne mertebeler geçerler, dilden Allah kelamı, kalpten huzur neşesi eksilmez. Oruçla gücü tükenmiş nefis tuzsuz çorba, kuru ekmek ve üzüm kurusuna talim edince, uzun tırnaklı ellerini ruhun yakasından çekip kendi derdine düşer. Şekil alma kıvamına gelince akıl komutanı ve ruh sultanının elinde “Müslüman” kalıbına dökülüverir.
Kimse kimsenin haline bakmaz, zira “hal” denilen başkasınınki değil, kendi yaşadığı, gördüğü ve hissettiğidir. İtikâfta marifet, el’de olana değil elde olana kanaat etmektir. Bunu bilen ve öğrenen kendi nasibince Rabbin huzurunda bulunur, bahşedilene kanat ederse daha fazlasına yol bulur. Dünya bineği, beden azası dil ile değil ruh dili ile konuşmayı adet edinip kelamı keserler. Dil susunca gönül söyler. Kalp, zikr-i-illallah ile hayat bulur. Hayat bulan kalp ebediyet suyundan içer. Orada gören gözler ve işiten kulaklar için birer mana sofrası açılır, her sofranın başında İlahi lutuflara gönül açanlar ile Kerem Sahibi bulunur.
Aşkla aramasını, ısrarla-edeple istemesini, şevkle öğrenmesini, mahrumiyete edeple-kanaatle katlanmasını, lutfu “az” demeden hazmetmesini bilenler nice keşfedilmemiş kapılardan geçer. Ne havuzlardan içer, ne hazineler bulurlar da buldum, içtim, geçtim, tattım demezler. İstemeyen aramayı bilemez, bilmeyene bulmak nasip olmaz. Onlara ancak, hayaliyle avundukları vuslatın, gören ve bilenlerinin dilinden hikayelerini nakletmek düşer.
On gün bitip Huzur misafirliği tükenince dar-ı dünya aşinalıktan yabancılık mertebesine iner. Hayal aleminden gerçek aleme geçenlerde görülen sarhoşluk onları da kaplar. Hayal sandıkları gerçeği devam ettirmek için didinirler bir zaman. Otururken kalkar, yürürken durur, konuşurken susarlar ansızın. Ait olmadıkları bir dünyadan, kısa bir an tadıp kesildikleri aleme can atarlar. Vuslat hediyesi tükenmiş, hasret ateşinin yakıcı, acıtan-kavuran ama pişiren kederine düşmüşlerdir. Her baktıkları yerde sevgilinin cemalini seyredenlerdeki dalgınlık kuşatır onları. Uzun uzun susar, her an, işitecekleri o latif nidayı beklerler. Her konuşanı O söyler, her fiili O işler zannederler. Aslında bizim “zan” dediğimizi onlar bizzat bilirler.
*****
Ne mutlu itikâf vakti geldi. Erkekler camilerde hanımlar evlerinde, buldukları her fırsat ve tenha yerde Allahın huzuruna koşacaklar. Sözün, yemeğin, insanlarla bir arada bulunmanın fazlasından sıyrılıp, gönül ve bedenleriyle tam bir ibadet haline bürünecekler. Yeteriyle değil çoğuyla iştigal edip, namaz kılıp, zikir ve tefekkür ile meşgul olup arınacaklar. Ramazan asıl faydasını bu günlerde gösterecek. Bir aylık eğitim kampının semeresi ve uygulaması on gün içinde yapılacak.
İyice pekişen terbiye ve eğitim metodları, hiç unutulmayacak biçimde hayatlara kazınacak. Öyle ki kimse bundan sonra eski günahlı ve bol kusurlu haline geri dönmeyecek. Bu itikâf günleri kadın erkek, evde-mescidde, işde-atölyede demeden hepimizin iştirak edeceği günler olmalı ki, bir senelik yanlışlıklardan bir seneliğine kurtulalım. Hakiki, hisli, ibadetli-taatli, tatlı dilli, hayır sözlü, diğergâm Müslümanlar olma eğitimi olan oruç ayı Ramazan son bir gayretle hayatımızı kuşatsın.
Serpil ÖZCAN
zaman: Çarşamba, Eylül 24, 2008 2 yorum
Etiketler: Ramazan Günlüğü