Şeker Tadında Ramazan

5 Eylül 2008 Cuma

Bugün Ramazan ayının 5. günü. Son asrın insanın mübtela olduğu zaman bereketsizliği derdi ile mücadele ederken bir de baktım 5 günlük güzelim zaman parçasını tüketivermişim. Sizi bilmem ama ben düşündüklerimin yarısını bile yapamadım. Mübarek nadir bulunan mücevher misali kıymetli olunca “gözümü açtım kapadım” diyene kadar gün başlayıp bitiveriyor.
Bu yüzden eskilerin bereketli zamanlarını geri getirmeye karar verdim. Ne kadar muktedir olurum bilemem amma Ramazanın ikinci günü oturup bir günlük plan hazırladım. Nerelerden tasarruf yapabilirim. Yaptıklarımın, işimin, gücümün, zevkimin meşguliyetimin hangisi lüzumlu hangisi lüzumsuz diye. Harcadığım zamanları, değerlendirdiğim ve kıymetini bildiğim vakitlere dönüştürmek için ince hesaplar yaptım. Eskilerin bir sözü bile israf etmemek için yerli yerince söylediklerini, talibi olmayana nasihat etmediklerini düşünerek hem sözümü hem halimi düzene sokmaya çalıştım. Anlaşılan bunu Ramazan sonuna kadar ancak yapabileceğim. İsrafın maddi olanı için engel koymak mümkün ama söz ile, hal ile, dil ile, fikir ile israf edilenleri telafi etmek çok zor. Aslında bunları ayırt edebilmek bile bir hayli müşkül bir iş. Mesela bütün gün oruç tutup mükafat ümid ederken, “akşam olsa da iftar etsem” düşüncesinin oruçlu bulunduğum anın kadrini bilmemek olduğunu ve bir nimetin kadrini bilmemenin en büyük israf olduğunu şimdi anlıyorum. Oruç zamanını tasarruf etmenin, kar haneme yazılmasını sağlamanın ancak, açlık fiilinin bana kazandırdıklarını düşünerek, hissederek, tek tek tahlil ederek mümkün olacağını da şimdi anlıyorum.
..........
Hafta sonunu, aynı hissiyat ile yola çıktığımız mü'min kardeşlerimi tebrik ve tecessüz ile geçirdim. Bütün aile fertlerine de aynı şeyi telkin ve tavsiye ettim. Bir sünnetten yola çıkarak İstanbul insanın muaşeret kuralları arasına giren her karşılaşılan kişiye tanıdık olsun olmasın selam verme geleneğini bir süredir unuttuğumu fark edip yeniden uygulamaya koydum. Bu defa Esselamu aleyküm sözüne bir de – Ramazan-ı Şerifiniz hayrolsun veya hayırlı Ramazanlar, hayırlı iftarlar cümlesini de ekledim. Pek hoşuma gitti. Dindar olduğunu düşündüğüm kimselere rahatlıkla selam verip Ramazan ayını tebrik ederken, diğerlerinden biraz çekindiğimi fark ettim. Bu ay içinde nefsimle mücadele sözü vermiştim ya... Fırsat bu fırsat deyip şuncağızın belini biraz bükeyim istedim: Camiye pek uğramaz, namaza pek yaklaşmaz, ibadet ve taate pek alışkın olmayanlara da “merhaba” demekten vazgeçip şöyle içten bir “ESSELAMU ALEYKÜM-hayırlı Ramazanlar” demeye karar verdim. Karşımdaki benden kuvvetli “VE ALEYKÜM SELAM VE RAHMETULLAH” deyiverince dünyalar benim oldu. O gün kaç kişiye selam verdim, kaç kişiden selam aldım bilmiyorum, ama bu selamlaşmadan aldığım hazzı o denli içten hissettim ki mü'min kardeşlerime duyduğum sevginin içimden taşıp yükseldiğini zannettim. Caddede sokakta önüme çıkan her kim olursa olsun selam vermenin sevinciyle, gün gelip sokaklarımızın birbirlerine selam, kurtuluş, hayır, bereket dileme önceliğine kavuşmak için yarışan insanlarla dolmasını hayal ettim. Öyle zaman olur ki hayali cihan değer.... Hele asrın insanının birbirleriyle neredeyse lanetleşir gibi selamlaştıklarını düşününce...
.............
Sanırım Oruç'un 3.günüydü, bütün aile evdeyiz, çocukları etrafımıza topladık Ramazandan, oruçtan, hayırdan hasenattan, orucun insanı melekler seviyesine çıkardığından bahsediyoruz. İzahın bir yerinde büyük şeytanların bağladığını, tabi olarak bizi kötülüğe teşvik edecek saiklerin yarısını bertaraf ettiğimizi de söyledik. Çocuk bu ya, çok “soru” çok “neden-niçin” merhalesine takıldık. Eskilerin gönül alevi olurmuş.... Bizdeki öfke alevi parladığı gibi civarındakileri kül ediveriyor. Öyle çok büyük bahaneye de ihtiyacı yok aslında, mesela sahur vaktinden beri aç olmak yeterli bir sebep olabiliyor, sanki akşama haftalar-aylar varmış gibi.
Ben böyle alevlenip köpürünce küçüklerden biri demez mi ki “hani Ramazan insanı melekleştiriyordu, ya sen oruç tutmuyorsun ya da melekler de senin gibi sinirli”...... Sinirli meleği kim sever. Düşünsenize, çocuklarınıza her gün her saat neredeyse bir ordu meleğin kendisine refakat ettiğini, iki büyük meleğin iyi ve kötü amelleri yazdığını anlatıyorsunuz. Hele bu yazıcı melekler anne-babaların sihirli değneği gibidir. “Bak yavrum sağ omuzundaki melek iyiliklerini yazar sol omuzundaki de yaramazlıklarını.. İster misin senin sol omuzundaki melek çok çalışmaktan yorulsun da zayıf düşsün.. Yazık değil mi ona”... Çocuklar bu iki meleğin, tıpkı sizin sinirlendiğiniz zamanlardaki haliniz gibi, çatık kaşlı, kırmızı gözlü, mor tenli birer mahluk olduklarını düşünürlerse onlarla beraber olmayı isterler mi. Birlikte olmayı bırakın, yaramazlıkları yazan meleğin yorgun ya da dingin oluşunu umursarlar mı? Hiç sanmıyorum... Aldığım bu ders ile hemen kendimi toparlayıp öfkemi orucun sırtına yüklemekten vazgeçtim. Çocuklara verdiğim cevabı şöyle düzelttim “Henüz sabır dersini yeni öğreniyorum. Bu yüzden bocaladım. Kabahat benim, melek gibi olmayı öğrenirken önce tahammül ve sabra çalışmam gerekiyormuş”.
Çocuklar gerçekten en büyük terbiyeciler, anne-babalarını nasıl da yola getiriyorlar. Sırf çocuklarının hatırına her yatsı namazını başka bir camiide kılmak hayrına erişen bir çok baba tanıyorum. Geçen akşam çocuklarımla kıldığım teravih namazında hemen sol yanımda duran küçük, olsa olsa 4-5 yaşlarındaki çocuğun bütün bir namazı son derece sakin ve huşu içinde, tadil-i erkana riayet ederek kılışı, zaman zaman gözlerimin ona kaymasına sebep oldu.
İmamın bir tek komutu ile hep beraber eğilen ve kalkan, tek yürek olan ve tek bir İlaha vakarla, huşu ile ibadet eden yetişkinlerin içinde o mini mini yavru, cemaat arkasında kikirdeyerek saf tutan büyük çocuklardan çok önce cemaat olma erdemine kavuşmuştu. Namazın aralarında etrafıma biraz daha dikkatle bakınca, aslında onun gibi daha pek çok çocuğun olduğunu fark ettim. Din eğitimini ailesi içinde ciddi biçimde ele alan aileler ellerinden tutarak camiye getirdikleri mini mini yavrularına uygulamalı olarak Allah'a itaat etmeyi ve bunu bütün Müslümanlara, müslüman kardeşlerle birlikte yapmayı öğretiyorlardı. Anne babalardaki ciddiyet kadar çocuklarda göze çarpan heyecan fark edilir derecedeydi. Bazıları kendilerini tutamıyor, hayatlarını kaplayan neş'eyi frenleyemeyip gülüşüyor, fısır fısır konuşuyor, bir oraya bir buraya koşuşuyorlardı.
Namaz sonunda Cemaat arasından biri çıkıp ellerini cebine daldırdı. Bu çok şişkin ceplerden güzel süprizler çıkacağı belliydi. Beyaz sakalıyla çevrili yüzünü büyücek bir gülümseme aydınlatıyor, gözleri ışıl ışıl parlıyordu. Belli ki yaptığı işten hem zevk alıyor hem de onu bir görev şuuruyla yapıyordu. Cebinden çıkardığı ellerinde çeşit çeşit renk ve biçimde, hem de çocukların en çok sevdiği türden bir sürü abur cubur vardı. Anne-babaların hafif kaş çatarak seyrettiği bu hengamede çocuklar belki de yasaklı oldukları parlak şekerleri bir çırpıda kapıverdiler. Bir yandan da “aferin benim akıllı uslu çocuklarım” diyordu “ ne de güzel namaz kıldınız.. hiç sesiniz çıkmadı. Bu yüzden bu gece camiiye hiç çocuk gelmedi sandım da üzüldüm, şekerlerim boşa gidecek sandım.. Meğer siz buradaymışsınız, arkamı dönünce bir de ne göreyim, melek yüzlü melek sıfatlı koca bir çocuk kalabalığı.. Aferin size aferin, bütün çocuklara hep sizi anlatacağım”... söyledikleri epey abartılıydı. Çünkü cemaatten çocukları uyaran sesler az değildi. Aslında Şekerci amca sesini biraz yükselterek biraz da bu “azarcıları” azarlıyor gibiydi. Öyle ya binbir çeşit oyalayıcı ve yanıltıcı şeyin içinden çıkıp camiye gelmiş çocuklar hiç azarlanır mıydı. Gerçi, onların yaşındayken haylazlık peşinde koşup cami yüzü görmemiş bu asık suratlı kişiler ne bilsinlerdi bunu.
Bu kadar uzun zaman, namaz kılmaya gayret eden, büyüklerin ihtarlarına uyan, severek ve coşarak camiiye yani Allah'ın huzuruna koşan minikler, hep yiyip durdukları ama bir gayretin neticesinde elde edecekleri şekerleri görünce öyle sevindiler ki sanki hiç şeker yemediklerini sanırdınız. Çocukların bu şekerci amcayı unutacaklarını hiç sanmıyorum. O bu miniklerin hafızasında camideki güzel amca olarak kalacak.
Şekerleri dağıtan amcaya baktım. Heybetli fakat sevimli, saçı başı ağarmış ama dimdik duran bu sevimli çehreli adam bana çok öncelerde her mahallede bulunan, elini cebinden her çıkardığında etrafına çocuklar üşüşen, çevresindekileri hiç mahsun etmeyen cömert, yumuşak, hayırsever eski zaman insanlarını hatırlattı. Amcaya dua ettim ve bir ders daha çıkardım: Yarın akşam ben de ceplerimi şeker ve çikolata ile dolduracağım. Her akşam çocuklarımla başka bir camiye gideceğim, bütün camilerde şeker dağıtıp sade kendi çocuklarımın değil bütün diğer çocukların ertesi akşam tekrar gelmelerini sağlamaya çalışacağım. Ben de işte böyle hatırlanmak istiyorum dedim kendi kendime. Camiye, cemaate severek gelip sevdirerek ayrılanlardan olmak istiyorum. Çocuklarımın ellerini sıkı sıkı kavradım, gözlerimi sevgiyle gözlerine çevirip gülümsedim, içimden geçenleri anlasınlar istedim. Eve doğru neşeyle yürümeye başladık, ellerine bulaştırıp kemirmeye çalıştıkları şekerlere bakarak, o şekerlere ümit bağlayıp yarınki görevimin hesabını yaparak.
Serpil ÖZCAN

2 yorum:

Adsız dedi ki...

Cocuktan al haberi diye bosuna dememis atalarimiz,ben de bir gun ogrencilerime yuksek sesle konusurken,hani sen bize yuksek sesle konusulmaz demistin diye bir cirpida soyleyivermisti,Onlarin masumiyeti ve dogru sozlulugu keske bizde de olabilse.Gunlugunu merakla takip ediyoruz,biz de ailece sizden pek cok sey ogreniyoruz.Aman sinirli bir melek olmayalim...Eline saglik cok guzel...

Adsız dedi ki...

Yazı çok güzel di,cidden cocuklartımız bizim için bulunmaz niğmet, bütün yanlışlıkları ve güzellikleri onlarda görmek mümkün, çocuğum terbiyeliyse bende terbiyeliyimdir , bu iş böyle .

 
AKWA - by Templates para novo blogger