Bayram Ola

30 Eylül 2008 Salı

Efendim merhaba, Bayramınız mübarek, ibadetleriniz makbul olsun. İnşallah oruçlarınız da makbul olmuş ve üzerine düşen vazifeyi ifa ederek sizi ramazan öncesindeki halinizin fevkinde bir yere getirip mübarek eliyle yerleştirmişti.
Bütün bir Ramazan aynı birlikte geçirdik sizinle. Derler ya bayramı da inşallah diye.. işte o da oldu, sizler ve bizler, çok mübarek ve hayırlı bir ayda bir arada bulunduk. Allahın şahsiyetleri olgunlaştırma, tecrübeli kul yetiştirme ayında oruçlarımızı birlikte tuttuk. Arkadaşlıkların en güzeli hayırlı işlerde bir araya gelmekten doğar. Sizlerin be bizlerin arasında doğan bu arkadaşlığın hakkını teslim edebilmeyi ümid ederiz.
Bayram günlerinden bahsedilince veya Ramazanlardan söz açılınca, doğrusunu isterseniz bendenizi rahatsız eden bir ”ah nerde o eski ramazanlar, nerede o eski bayramlar” nidaları dillerden dökülüverir. Esasında eskiyen ne ramazan ne de bayram. Azizler eskiyenler ramazanlar değil bizleriz. Eşyanın eskisi solmuş, aşınmış, kırılmış, dökülmüş olur. Bir işe yaramaz olur. İnsanın eskisi, kadr ü kıymetini arıtmanın yollarını buldu ise ne ala, üzerinden ne kadar yıl geçerse geçsin, ilk günkü gibi ışıldamaya devam edecektir. Bilakis bütün bir ömrü beden denilen emanete dayalı geçirdi ise o ne kadar sağlıklı ve göz alıcı ise o kadar kıymeti olacaktır.
İnsanoğlu hakiki kıymetlerin peşinden koşmayı bırakıp dünya lezzetlerini adım adım takibe başlayınca kıymetini semalardan alıp dünya seviyesine indirmiş oldu. Ayaklarımız altında çiğnediğimiz dünyanın nimetleri de ya onun bizi yahut bizim onu terk edeceğimiz zamana kadar ömür sürüyor. Kalıcı olmadığı gibi yüksek değer de taşımıyor. Yalancı dünyanın oyalayıcı zevklerine alet olduk olalı her şeyin tadı kaçtı. Yemekler bile eskisi gibi değil, komşular komşuluklar da aynı kalmadı. Senenin geçen hangi günü, mevsimlerin hangisi aynı kaldı ki ramazanlar ve bayramlar aynı kalsın.
Esasında Ramazanların uhreviliği kendiliğindendir. Ancak bilinmek için hissedecek bir yürek tanıdık bir ruh aralar. Bütün endamı ile meydanda salınan Ramazan ayı, güzelliğinden yıllar geçse de bir şey kaybetmeyen afet-i devranlar gibi, yılların semtine hiç uğramadığı bir dilberdir. Ancak onu görecek gözün mühim özellikleri bulunması gerekir. Bizim gözümü o hassasiyeti kaybettiyse Ramazanın ne kabahati var. Mesela Ramazan ister ki talibinin gözü kendisinden başka şey görmesin, dili hayırdan başka laf etmesin, ayakları ibadet kürsüsünde daim olsun, sağ elin verdiğinden sol el haberdar olmasın, gönlünden riya-gösteriş-kibir-hased uzaklaşsın. İşte o zaman Ramazan kimsenin davetini beklemeden gelip evimizin başköşesine kuruluverir. Bayram da onun evimizde bırakıp gittiği ikramı ve hediyesi olur.
İki insan tanıyorum ki 80’leirne merdiven dayamalarına rağmen ağızlarında bir kez bile “ah neydi o eski ramazanlar, ah nerde o eski bayramlar..” sözünü duymadım. Anlaşılan o ki hala eski ramazanlardaki tadı duyabiliyorlar. Bunun için Saniye Hanım ve Mustafa beyin direkler arası eğlencelerine ihtiyaçları olmadı hiç. Çünkü ramazanın eğlence ve cümbüş ayı değil ibadet ayı olduğunu biliyorlar ve buna riayet ediyorlardı. Nefsin sigaya çekildiği ayda eğlencenin işi neydi?
Bu para pul meselesi değildi, ramazanda çok çeşit yemek hiç yemediler. Çünkü nefisler çok ve çeşitli yemek yemek ile yoldan çıkardı. Ramazanda ruh terbiyesini kolaylaştırmak için açlık tavsiye edilmişti, öyleyse iftar da buna uygun olmalıydı. Seyirci olmayı çok seven zamane insanı gibi kandillerde tv ekranları başında cami programları seyretmeyi yahut çeşitli salon programlarında katılarak ilahi söyleyenleri, çeşitli konularda sohbet edenleri dinlemeyi ibadetten saymadıkları için mübarek gecelerde evlerinde seccade başında, elde tesbih dilde zikir güçleri yettiğince ibadet edip Kuran okumayı, dua etmeyi tercih edip, terakkilerine yol açıyorlardı.
Bu usulü hiç terk etmedikleri için her bayram bir öncekinden daha güzel geçiyor onlar için. Çünkü her ramazanda bir öncekinden bir basamak yukarı çıkmış, şahsiyet terbiyesinde bir üst sınıfa geçmiş oluyorlardı. Bu 80lik gençler yaşlılık emaresi göstermelerine rağmen her ramazan ve her bayram tıpkı çocukluklarındaki tadı kimsenin lutfuna ihtiyaç duymadan elde ediyorlar. Yeni yeni bayram organizasyonlarına ihtiyaçları yok onların, yepyeni fikirlerle ramazanı ve bayramı nasıl geçireceklerini hesap etmiyorlar bizim gibi. “Recep, Şaban, Ramazan ibadet ve taat ayıdır” diyorlar o kadar.
Saniye hanım, ramazan ayında fakir fukaranın kapısından ayrılmazdı. Nerden bulurdu, nasıl öğrenirdi bilmiyorum. Ama yakın çevredeki, hatta şehrin öbür ucunda halkın zayıfları arasından kendisine ahbaplar bulurdu. İnsanların çoğu kendilerin bir üst tabakanın peşinde seğirtmeyi, onun bunun davetlerine katılmayı marifet bellerken o, fakir insanların merhamet dolu yüreklerini dost edinirdi kendine. Niyeti sadece par-pul veya erzak, kılık kıyafet götürmek değildi, onlara sohbetini ve güler yüzünü de ikram ederdi. Onun beş dakika uğrayalım dediği, viran olmuş kapılar önünde kaç birkaç dakika beklediğimi hatırlamıyorum. Bu dakikalar bazen uzar, saatleri bulurdu. Ev sahibi ısrarla bizi içeri alır, utana sıkıla o daracık evlere sığmaya çalışırdık.
Bizim birkaç dakika veya saat için içine sığamadığımız o hanelerde bilmem kaç kişi bir arada yaşar, hallerinden hiç şikâyet etmezlerdi. Saniye hanım, sadece ramazan da değil, bütün sene boyunca o gariplerin kapısından ayrılmamıştır. Verirken utanır, fark edilirse sıkılırdı. Onun yaptığı hayrı kimseye gösterdiğine şahit olmadım. Ya tatlı tatlı sohbet ederken, ev sahibi görmeden bir yastığın altına elindeki parayı sıkıştırır yahut ev sahibinin bir an odayı terkinin ardından herhangi bir çekmeceyi açar içine bırakıverirdi.
Belki o zamanlar ağırlıklarından sıkıldığımız erzak çantalarını oflaya puflaya taşır, ihtiyaç sahibi ailenin kapınsa geldiğimizde, bu hislerin utancıdan yerin dibine geçerdik. Cebi para, mutfağı yiyecek, dolabı süt görmeyen garibanlar, kıyıda köşede kalmış birkaç parça meyva veya bozulmaya yüz tutmuş şeker, çikolata yahut pasta türünden bir şeyler ikram eder, biz de içinde bulunduğumuz bolluğun yükü altında ezilir ve bu hallerine rağmen ikramdan kaçınmayan insanların yanında toz zerrelerine karışırdık. Ama Saniye Hanım ne getirdiğinden, ne de ne kadar getirdiğinden yüksünürdü. İşin güzel tarafı ev sahibi de kendisine verilenlerin Allah tarafından geldiğini bilip hiçbir şekilde küçümseme belirtisi göstermezdi. Bunu hiç sormadım ama sanırım kendisini veren değil verene vasıta olarak görüyordu.
Yokluğun olduğu yerde ihtiyaç biter mi? Kime ne hayır yapacağınızı da bilmelisiniz. Birinin yiyeceğe ihtiyacı vardır, belki bir diğerinin temiz suya, bir başkası ev arıyordur kalacak, öbürünün kolu yoktur tutacak. Bu çok çeşitli ihtiyaçların her birini gidermek için Saniye Hanım, kendisi ön ayak olduğu gibi başkalarının da hayra karışmasına vesile olurdu. Bütün sene böyle geçerdi. Ramazan geldiğinde ise bu faaliyetler artar, eşe dosta ikram edilen yemeklerden birer kap veya tencere de Saniye hanımın devamlı ahbapları olan fukara evlerine giderdi. Apartmanında bulunan ihtiyaç sahiplerinin yahut yeni yuva kurmuşların, eli darda olanların hep yanındaydı.
Vaktiyle konakların çevresinde bulunan büyük duvarların her birinde bir kapı olduğunu, oralardan ihtiyaç sahiplerinin kendi evlerine girdiği gibi girdiklerini anlatırdı gençlere. Şimdi büyük bahçeli evlerin yüksek duvarları var. Gelen bir fukara olmasa bile girilen kapının heybetinden kendinize çeki düzen vermek zorunda kalırsınız. Yüksek kapılar ve yüksek duvarlar birilerinin içeri girmesine engele olmaya yetmemiş olacak ki duvar üstleri Filistin sınırlarına gerilenlere benzer jiletli tellerle donatılmış. Orada yaşayanlar bu heyula gibi yüksek duvarların sadece dışarıdakileri dışarıda bıraktığını sanıyorlar, oysa kendileri de içeri hasedilmiş durumdalar. O duvarların içindeki hayatlar merak edilir belki ama asıl hayat, güzellik, huzur ve özgürlük içeri sokmadıkları insanların arasındadır. Yazık zavallılara.
Saniye hanıma göre isteyiciler kendi haklarını almaya gelirlermiş. Çünkü zenginin malında fakirin payı bulunurmuş. Allah bazı kullarının rızkını kendilerine bol kazanç verdiği insanların kesesine doldururmuş. Bu yüzden fakire istemeden vermek gerekirmiş. Eskiden insanlar mallarındaki fakir fukara hakkını peşin peşin hem de fazlasından verirlermiş, daha onlar istemeden. Oysa şimdi borçlu iken, kapıya gelmiş alacaklıyı dövmüşten beter ediyoruz. İsteyiciler bu yüzden çoğaldılar. Eğer hakları olan parayı onları isteme zilletine düşürmeden verecek kadar erdemli ve ahlaklı olabilsek sokaklarda dilenci kalmazdı. Buna rağmen dilenenleri ise tekdire hakkımız olurdu.
Ne dersiniz dilencileri sokaklara düşürmek gibi bir kusurumuz var mıdır?
Birkaç ay önce elime bir poster geçti. Üstünde yazılanlara hayret ettim. İnsan yeni şeyler öğrenince ne kadar az şey bildiğini, bildiklerine de biliyorum demeye haya eder hale geliyor. Bugüne kadar açılmış olan Osmanlı vakıflarının genel icraatlarından en azından isimlerinden haberdar olduğumu sanıyordum. Meğer yine yanılmışım. Bu poster Bayburt’ta vaktiyle kurulmuş olan bir vakfın nizamnamesi ile ilgiydi.
Vakfın Adı Bayburt Müslüman DİLendirmezler Cemiyeti. İsmin güzelliğine bakar mısınız “Müslüman dilendirmezler cemiyeti”. Tabi kimse dilemesin, kimse bu duruma düşmasin. Lakin din kardeşini evvel emirde bu nahoş durumdan kurtarmak gayreti de yeterince önemli bir faaliyettir. Bu cemiyet, muhtaç olanlara maaş bağlıyor, işsizlere iş buluyor, buna rağmen dilenmekle zilletine düşenlere de bu işi yaptırmamak üzere gerekli tedbirleri alıyordu. Tabi eğer insanların dilenmesine fırsat vermeyecek, onların ihtiyaçlarını rencide olmayacakları biçimde giderecek tedbirleri almışsanız, isteyicilerin istememesi için tedbir almaya hakkınız var demektir. Ancak, malımızın içinde bulunan fukara hakkını ödemiyor, bayramda bir verdiğimiz fıtır sadakalarını, yolda önünden geçerken bir garibin kucağına fırlattığımız üç beş kuruşu hayırdan sayıyorsak, kapımıza gelip boynu bükük şekilde isteyenlere kızmaya, onları şehir dışına çıkarmaya hakkımız yok demektir. Adalet hakların hak sahiplerine verilmesi demektir. Borçlu biz iken alacaklıyı peşimizde koşturmak, hele bir de onu alacağını istedi diye azarlamanın ve cezalandırmanın tarifi nedir bilemiyorum.
Tarih kitaplarında okumuş görmüşsünüzdür: Eskiden istanbulda dilenci taşları olurmuş. Sadaka vermek isteyenler keselerini buralara bırakır, ihityacı olanlar da gelir alırlarmış. Kimseden isteme, yüzsuyu dökme mecburiyeti olmadan. Zamanla refah artınca, konulan paraların haftalarca orada sahibini beklediği ama bir kişinin de çıkıp onları almadığı olurmuş. Bu artık maddi refahtan mı yoksa manevi yükselişten mi kaynaklanıyordu bilemeyeceğiz. Çok aradık kalıntılarını, bulalım görelim, neymiş nasılmış diye ama bulamadık. Bu ince davranışın izleri gibi ahlaki uzantıları da sesizce çekilip gitmiş aramızdan.
Saniye hanım ve Mustafa bey öyle çok varlıklı insanlar değiller. Ama bir gün yokluktan şikayet etmediler. Kendilerine ait bir evleri de olmadı uzun zaman. Zor zahmet özene bezene 70 yaşını devirdikten sonra aldıkları bir daireleri de Marmara depreminde harabeye döndü. Deprem sırasında onları görmeliydiniz. Sanki depremzede değil yardım kuruluşu gibi çalışmışlardı. Alt tarafı bir konteynerde kalıyorlardı ama insanın yüreği zengin olunca ne elindekinin sonu gelir ne avucundaki tükenir. Mustafa bey, ailesi ile birlikte başka pek çok kişinin de rızkını temin etmek için hiç durmadan çalıştı. Bir gün yorulduğunu ve şikayetlendiğini duyamazsınız.
Onun idealleri ailesine, çocuklarına, işine, mesleğine, ülkesine ve dünyaya dair hep bir takım idealleri ve hedeflerdi vardı. Bu ideallaer 78 yaşındaki bir dedede değil 28 indeki bir gençte bile bulunamayacak türdendir. Yanına yarım saatliğine otursanız dünyanın yarısını gezmiş gibi kalkardınız. Çok gezmişti. Hem kendi ülkesinin dağını bayırını dolaşmıştı hem de dünyanın pek çok ülkesini. Bu bir benzetme değil. Onunla bir Türkiye seyahati yapsanız, “şuradaki elektirik direği filanca tarihte bizim arkadaşlar diktiler, filanca tarihte şuradaki lojmanda kalıp filanca barajın inşaasini biz yapmıştık” sözlerini o kadar çok duyardınız ki!.. Kolay değil Cumhuriyetin kuruluşundan 6 yıl sonra dünyaya gelmiş ve ülkenin bütün siyasal ve sosyal gelişimlerini, gıda kuyruklarını, ekmek fişlerini, 21 mayısı, türkyenin ilk kainat güzelini, Necip Fazıl merhumun Anadolu konferanslarını, ve saire tarihimizde ne var ne yoksa hepsini görmüş geçirmiş ve şahid olmuştu. Bu sebeple onu şaşırtacak şeyleri bulup çıkarmak çok güçtür.
Ne kadar zamandır bunu alışkanlık haline getirmişti bilemiyorum ama ceplerinden şeker ve sakız ben bildim bileli hiç eksik olmazdı. İş dönüşü zaten çok fazla olan çocuklarının yanısıra mahallenin çocukları da peşine takılır bu ”şekerleri ve sakızları hiç bitmeyen” amcanın etrafından uçuşurlardı. Bayram günlerinde ta yolun aşağı kısmından gelişini gördükleri şekerci Mustafa amcanın etrafını karıncaların şekerin üzerine üşüşmeleri gibi bürür onu adeta görünmez kılarlardı.
Çocuklar arasında akli engele sahip bir kız çocuğu vardı. Herkesten öce şekerini yahut sakızını alabimek için diğerlerini ezer geçer, Mustafa amcasının tatlı sert “oo öyle olmaz Selmacık” ihtarı ile geri çekilirdi. Ne tatlı bir insandı. Çocuklar şekerden çok bu şeker gibi amcanın tadına bakıyorlardı aslında. Alt tarafı beş kuruşluk bir şeker iki kuruşluk bir sakız değildi onları bu kaşları çatık ama yüzü güleç amcanın etrafına çeken, 9 tane çocuğu olmasına rağmen hiç bitmeyen çocuk sevgisi, insan sevgisi, insanları sevindirme sevgisiydi. Mustafa beyin kendi çocukları babalarını başkaları ile paylaşmaya bayılırlardı. Çocuklar Mustafa amcalarını yiyip bitirmeden evine adım atabilirse arta kalan tarafı kendi çocuklarının nasibi oluyordu.
Tanıdık tanımadık bütün ahbab u yaran evlerini doldururdu bayramları. Saat 11 olduğunda kimse gelmemişse henüz, “nerde kaldı bu millet” diye gözeleri yollara çevrilirdi. Saniye hanım ve kızları evin misafir yükünü çeker, onun elinden pişen etli dolmalar daha ilk günden tükenirdi. Baklavalar üçer beşer pişirilir, biri yedek olarak en gizli yere saklanırdı. Zira torunlar geldiğinde misafirlerden önce baklava tepsisine düşer, bir çırpıda son lokmayı da yutuverirlerdi.
Eskiden zengin konaklarının kapıları özellikle ramazan ayında açık tutulur isteyen de gelir karını iyice doyurur derlerdi ya. Tam böyle olmasa da bayram günü herkes Mustafa abisi ile Saniye ablasının ziyaretine muhakkak gelirdi. Hatta kendi akrabalarına gitmeden evvel onların kapısı çalınır tatlı dil ikramıyla güler yüz tatlısının yanında kahve ve baklavalarını yer giderlerdi. Şimdi ise ev sahipleri ikramın sadece yenilir içilir şeyler olduğunu sanıyor. Olur mu hiç öyle şey! Asıl ikram tatlı dil güler yüz, bir çift hayırlı söz, bir çift nasihattir. Zamane gençliği işte ne yaparsınız gelen misafirin baklava börek istediğini sanıyorlar. Bunun için, ikramı çok seviyorlar ya, birbirleriyle yarışa girip sen mi daha güzel tatlı yaptın ben mi, senin baklavan biraz sert mi olmuş, yoo bak bu börek fazla yumuşak olmuş nevinden yarı şaka yarı ciddi atışır olmuşlar.
Mustafa Bey ile Saniye hanımın evlerinde bayramlarda kalabalık hiç bitmez. Sülale geniş, çocukların biri gelir bir gider. Ama onların elerli ceplerinden hiç çıkmaz. Büyük küçük her ellerini öpenin eline harçlık sıkıştırılar. Bu işi o kada mübalağa ederler ki “yahu bir emekli bu kadar parayı nerden buluyor “ dedirtirler. E tabi bereketin ne olduğunu bilmeyince insan şaşırır tabi. Koca koca çocuklar ve torunları “yapma babacığım-dediciğim, bize harçlık vermen gerekmez” diye ne kadar diretirlerse diretsinler o para alınacaktır, o kadar. Yoksa Mustafa bey uzun kır kaşlarını öyle bir çatar ki bir anda, güler yüzlü dedeciğin yerini, kendisine en büyük kötülük yapılmış bir kimsenin öfkeli yüzü alıverir. İsterseniz almayın, Saniye hanımın marifetli parmakları hemen devreye girer ve sizin ruhunuz bile duymadan harçlık cebinize girmiştir bile.
Bayramlar diriler kadar ölülerin de bayramıdır. Koca bir sene boyunca ziyaretlerine gelmeyen çoluk çocuklarının akınıyla kabristanlar çiçek bahçesine döner. Elbet fatihaların, yasinlerin, tebarekelerin mevtalara büyük hayrı vardır. Ancak bana kalırsa bu ziyaretler, bayram günü gibi neşeli zamanlarda ölümü hatırlayıp kendimize çeki düzen vermek için ecdad tarafından icad edilmiştir. Saniye hanımla Mustafa bey memelketlerinden çok uzak olmalrı hasebiyle baba ve annelerinin kabrini ziyaret edmiyorlar belki ama Saniye hanım elinden hiç düşürmediği Kuranı Kerimini bayram günleri daha fazla okuyarak önden gidenleri ihyayı hiç ihmal etmez. Onun dualarında yedi ceddinin ve kendisinden sonra gelecek evlatların, torunların ve onların torunlarının bile yeri vardır. Saya saya bitiremediği evladından sonra bütün ehli İslam için sıcak gözyaşlarının yanaklarını ıslattığını görürsünüz. Uzak yakın herkes onun ısrarlı ve nazlı niyazlarında kendisine yer bulur. Sokakta gördüğü bir baldırı çıplak için, köşe başında titreyen bir kız çocuğu için, bir kış günü kolundan tutup evine getirdiği yaşlı kadın için, işsizler için, açlar için, geçimsizlik derdi çekenler için, borçlular için tükenmez duaları vardır…… Ümmetin sıkıntılarını her vakit namazda hatırlar ve kurtuluşları için dua ederken bu işte sorumluluğu olan müslümanlara vazifelerini ifa hususunda yardım niyazında bulunur. Kim bilir belki bir gün biz de onun dualarında yer buluruz kendimize.
Onlar bayramı bayram gibi yaşayanlardandır. Bu saydıklarımızın içinde bir ümitsizlik havası sezdiniz mi? Ah bayram vah bayram iniltisi kulaklarınıza çalındı mı? Hayır, ne kadar arasanız bulamazsınız. Büyük şehirlerde kendilerini eğlendirecek yeni bir keşif peşinde koşan insanlar bu iş için harcayacakları vakti ve enerjiyi şu saydıklarımız işler için harcasalar kendilerini ihya etmiş olurlar.
Bütün bunları bayram şikâyetçilerine “işte bayramlar eskisi gibi hatta ondan daha güzel yaşanıyor. Sadece yaşamasını bilmek lazım” demek için sıraladık. Hepsi de bitmiş değil üstelik. Belki bir başka bayram gününde Saniye Hanım ve Mustafa beyin bir başka bayram gününü anlatırız. Hatta daha iyisi yeni Saniye hanımlar veya Mustafa Beyler beliriverir de bu kez ballandıra ballandıra onların hayatını hikaye ederiz. Ne dersiniz, sizin kapı komşunuz yahut yan mahallede bir Saniye hanım var mıdır? Belki bu defa Mustafa Bey rolü sizin için biçilmiştir.
Bayramınız bayram olsun efendim. Üzülmeyiniz bayram aynı tadı ve güzelliği ile devam ediyor, Ramazan güzelini görmüş gözlerin, yaşamış bahtiyarların mahallesinde…

Serpil ÖZCAN

3 yorum:

Adsız dedi ki...

Niye olmasin,aramizda nice Saniye teyzeler ve Mustafa amcalar var aslinda.Biz de bugun burada bir saniye teyzeyi ziyaret ettik.Gunlerdir bel fitigindan dolayi iki buklum dolastigi halde,ziyaretimizden o kadar memnun olmus ki,cocuklar gibi sevincten bir oraya bir buraya,bir seyler ikram etmeye calisiyor,bir taraftan dua ediyor,bir taraftan da cikolatalari cantalarimiza dolduruveriyor.Evet saniye hanimlar hala var,inanin.butun Saniye hanimlara,size ve bize hayirli bayramlar...

Adsız dedi ki...

Masalah, masallah Saniye teyzecigimle Mustafa amcama. Allah daha nice hayirli Uzun:) omurler versin, evlatlariyla, torunlariyla saglik, sihhat, afiyet icinde yasasinlar insallah.
Ben de kendi Saniye teyzemle, Mustafa amcami hatirladim.
Bayraminiz mubarek olsun.

Adsız dedi ki...

Cenab-i Allah hayirli uzun omurler versin Saniye teyzeye, Mustafa amcaya daha nice bayramlari ihya etmeyi nasib etsin. Bizlere de onlar gibi duyarli ve sevgi dolu olma yolunda yardimci olsun.(amin)

 
AKWA - by Templates para novo blogger