21. Yüzyılın Hayır Günlüğü

18 Eylül 2008 Perşembe

Günlük tutmak ilkokuldan beri öğretmelerimizin sürekli tavsiye ettiği daha çok kız öğrencilerin ilgi gösterdiği bir faaliyettir. Erkek öğrenciler daha çok top peşinde koşmayı tercih ederler. Doğrusu ben de yazmayı pek sevmeyen, hatta hiç yazmayan gruba dahil edilebilirim. Bu işin daha çok yazma kabiliyetini geliştirmeye yönelik olduğunu düşünür, tek başına, düzenli okumanın aynı neticeyi meydana getireceğini düşündüğümden pek de üzerinde durmazdım. Ancak, Ramazan ayı gelip de bir Ramazan günlüğü tutmaya başlayalı, yani hayatımın ilk günlük yazma işine başlayalı, düzenli olarak günlük yazmanın düşünceleri düzene koyduğunu fark ettim. Bu sıradan bir yazma faaliyetinden farklı bir fayda sağlıyor. Yani insan her gün belli konularda yazılar-hikayeler, kompozisyonlar yazabilir, araştırma yapabilir, makale hazırlayabilir, şiir karalayabilir (çünkü insan her gün şiir yazabiliyorsa ancak karalıyordur). Ama günlük yazmak başka bir şey. Hele bir sabah bir de akşam yazıyorsanız günlüğünüz tam bir düzenleyici-sorgulayıcı-yoklayıcı olabiliyor. Nasıl mı? Ramazan ayındayız değil mi? Zamanımızı milim milim hesap etmenin, planlar çıkarmanın, en hayırlı amellerin peşinde koşmanın, sonra bunları uygulamanın, akşam olunca da muhasebesini yapmanın zamanı. İşte günlük bu işleri sabah planlayıp akşama da kontrol etmeye yarayan çok faydalı bir araç.
Bu işleri günlük yazmadan da yapabilirim diyebilirsiniz. Mümkün tabii ki? Ancak insan yazarken düşününce daha etraflı ve detaylı düşünebiliyor, aldığı kararları tekrar gözden geçirebiliyor, sıralayabiliyor, eleştirebiliyor; yazarken ürettiği için bir an aklında şimşek gibi yanıp sönen fikirleri kaydedebiliyor. Bir nevi düşünce eğitimi meydana geliyor. Hatta, başlı başına Ramazan Günlüğü tutmak bile kimsenin teşviki olmadan kişinin kendi kendini motive etmesi-teşvik etmesi, muhasebe ve mukayese etmesi için birebir. Her sene tutulacak Ramazan günlükleri seneler geçtikçe işlediğiniz Ramazan hayırlarındaki ilerlemeyi, nitelik terakkisini takip etme imkanı da verir. Bir nevi tarihi günlük yazıcıları olan vakanüvislerin yazdıklarının tarih kitabı, mutfakçıların tuttukları günlüklerin Osmanlı mutfak kültürüne dair verdikleri bilgiler, önemi olaylar yaşamış kişilerin yahut uzunca bir zaman önce tutulmuş sıradan günlüklerin o dönem hayatına tuttukları ışık dikkate alınırsa hayli ciddi bir meşguliyet olduğu söylenebilir. Kimbilir sizin tuttuğunuz günlükler gün gelir, “ecdadımız Ramazanda felancanın konserlerini hiç kaçırmazdı, filanca yerdeki eğlenceler pek ‘popülerdi’; bir yemekler yenilirdi dillere destandı” türünden intibaların silinmesine ve mazinin hayırlarla dolu Ramazan günlerinin yad edilmesine de vesile olur.
Eğer vaktiyle birileri çıkıp mahyaların aslında halka güzel manzaralar seyrettirmek için değil, Allahın evi dediğimiz camileri daha da ziynetlendirmek- gönle hoş göründükleri gibi göze de hoş görünsünler diye gelin gibi süslediklerini, nazlı birer gelin edasına bürünen camilere halkı teşvik dolayısıyla ibadete gayret manasını taşıdıklarını yazsaydı mahyacılığın sade bir eğlence olmadığı bilinirdi. Adı bugüne kahvehane olarak gelebilmiş yerlerin aslında kıraathane olduğunu, Ramazan gecelerinde teravih öncesi veya sonrası buralarda toplananların bugünkü gibi maç seyredip patırtı çıkarmadıkları, mahalle eşrafının bir araya gelip hayır üzere yaptıkları sohbetlerin tadına doyum olmadığını feyz üzere feyz olduğunu anlatsaydı, bir takımlarının kaçamak eğleceleri yaygınlık kazanmaz adı Ramazan eğlencesi olmazdı. Bugünküne benzer faaliyet icra eden “kahvehanelerin 1863’de açıldığını daha doğrusu dönüştüğünü hesaba katarsak bütün bir Osmanlı halkının Ramazan macerasını 150 yıllık maziye sığdırılamayacağını tahmin eder, Ramazan hatırası denildiğinde akla gelen muzipliklerin, kurallar ve mahrumiyetler silsilesi ile nefsi zapt-u rapt altına almayı hedefleyen Ramazan disiplinini delme faaliyetleri olduğunu ve bunun toplumsal ahlakın bozulmaya başladığı döneme rast geldiğini öğrenmiş olurduk.
İnsana en dokunanı da her halimizi tasdike muhtaç olduğumuz yabancıların gözüyle eski Ramazanları dinlemek. Bir seyyah şunu diyormuş, bir diğeri böyle anlatıyormuş, falanca büyükelçi şuna hayran kalmış bir diğeri buna. Çoğu tahayyülden, bir kısmı vehimden ibaret olan bu hatıratı okuyup ciddi birer tarihi vesika yerine koymak, sınırlı bilgi, hatta önyargı, belki de kasıtlı olarak tarihi yönlendirme çabası ile yazılmış bu satırların bugünkü yaşayışımızı ve anlayışımızı bile etkilemesine hatta değiştirmesine kucak açmış oluyoruz. Mukayese edebilmek için en azından eski sosyal hayatımıza dair başka kaynaklara dayanan bilgileri edinmek mecburiyetindeyiz. Bir kısım yazarlarımız anlatmışlar Ramazanları, ama yine aynı mecradan bakarak. Sanki onlar da kendileri gibi olmaya özendikleri yabancıları taklide yönelmişler. Şu Ramazanları ağız tadı ruh inceliği ile maneviyat penceresinden bakıp anlatan bir kişiye rastlamak çölde vaha bulmak kadar zor. Ancak aramaya devam etmeli. Ta ki şu “Ramazan Eğlenceleri” meselesi gün yüzüne çıkabilsin.
Günlük tutmayan nadide milletlerden biriyiz. Bunu anlamak zor değil. Tevazu duygusu insanımızı bu dünyadan iz ve esame bırakmadan silinmeye meylettirmiş. Nice eser veren sanatkar, şaheserinin altına bir imza atmayı çok bularak ayrılmış aramızda. Her yapılan iş Allah’a adandığından, insanların değil Onun güzel bulması arzu edildiğinden, Ona da gizli ve aşikar bir olduğundan memleket yazısız, pulsuz, imzasız bir sanat galerisine dönüşmüş.
Bu durum bütün sanatlarımızda gelenek haline gelmiş. Hat sanatı hariç hiçbir eserin altına yapanı yazılmamış bugüne kadar. Hattın ayrıcalığına gelince: Eşsiz eserler vücuda getiren Hattatlar hep Allah Teala’nın isimlerini, Peygamber Efendimizin mübarek adını, ayetleri ve hadisleri yazdıkları için, yazıda görülecek kusurun sahibi bilinsin ve hesabı sorulabilsin inceliğile Hatların altına tevazu belirtien ibarelerden sonra sahibinin adı küçük bir mühür gibi yazılırmış. Yani maksat “ben eser sahibiyim” büyüklenmesinden çok “kusur sahibi benim” izharına hizmet etmek.
Ancak Osmanlı’da sosyal yaşama ait en önemli kaynakların arasında zikredilen bir Ermeniye ait günlük, bundan sonra yazılacak tarihe sıradan insanlar olarak katkıda bulunmak isteyenlere örnek olmalıdır. Yoksa bizim hayatımızı bize hiç sormadan yazacakların sayısı hiç de az değildir, Osmanlı halkına sormadıkları gibi. Medya dedikleri o şeyin içinde boy gösteren, sayısı az da olsa sesi çok çıkan, tevazu ahlakının frenlemediği, gösteriş duygusunun cesaretlendirdiği bir avuç insan geçmişte olduğu gibi, edepli çoğunluğa rağmen, bütün Anadolu halkının adına pervasızca konuşacaktır. Geçmişte olduğu gibi.
O yüzden akl-ı selim ve iman sahibi insanlar, kibre düşmeden, sırf hayrı yaygınlaştırmak gayesiyle, ön ayak oldukları, iştirak ettikleri veya bizzat gerçekleştirdikleri güzel işlerden bol bol bahsetmeli ve yazmalıdırlar. Torunlar dedelerden gelenekselleşmiş hayır listesi devr almalı, her aileye mahsus hizmetler asırlarca ve nesillerce malın mülkün nesilden nesile aktarıldığı gibi miras bırakılmalıdır. Mesela falanca aile dedelerinden beri çeşme yaptırma hayrını devam ettirir diye bilinmeli, bir başkası camiler yaptırmakla meşhur olmalı, bir diğeri yoksul köylere su yolu yaptırmakla, biri aç doyurmakla, öbürü yaşlılarevi açmakla veya kimsesiz çocukların eğitimine destek birimleri oluşturmakla, okul çocuklarına mali destek vermekle, gençlere burs vermekle ya da yetim kızlara çeyiz hazırlamakla, ev kurslarıyla, hanımefendilik dersleriyle vs.vs. Listeyi sonsuza dek uzatabiliriz. Bu hizmetleri belediye ya da devletin üzerine yıkarak kaçamak yollara sapmaktan da vazgeçmiş oluruz.
Sözlerimden irkilip, hayra meşhur olmak çamuru bulaştırma endişesi taşıyanlar olabilir. Gösteriş batağına saplanma tasasıyla hayrını saklamanın gerekliliğini düşünenler olabilir. Başta söylediğimiz gibi, banisinin kim olduğu kolayca saklanabilir hizmetlerdir bunlar. Ama yine de tehlike söz konusu. Bu durumda size Nakşibendi büyüklerinden Abdülazizi Bekkine Hz.nin şöhret ile ilgili bir sözünü aktaracağım, diyor ki: “Bu çalışmalar sırasında şöhret sahibi olmak da var. Kendini bilen insan için nefsini bu gibi şeylerin gururundan kurtarmak imkansız değildir. Şöhret herkes için kötü değil ki! Bilakis şöhretin başka insanlar için lüzumu var! Örnek adam olunur. Hazret-i Ömer meşhurdur, fakat hiçbir zaman mağrur ve mütekebbir olmamıştır.”
Gelin bu işe devam edelim. Ramazanı fırsat bilip, nazarında övgü ile yergi bir olan insanlar arasına girmek çabası ile başlayalım. Bu hal ve niyaz ile başlayıp, Allah Tealaya sığınınca nefisleri de bertaraf etme imkanımız doğacaktır. Rakip olarak yalnızca kendini görme olgunluğuna erişmiş, sadece kendisiyle yarışan ve yalnızca kendini yenişi-yenileyişi ve geçişiyle övünen insanlar olarak, hem şahsi terbiyemize yardımcı olacak, hem toplumsal yapımızı doğru tesbit edecek günlükler tutalım. Bizim adımıza konuşup yorumlar yapan, bizi bizden çok tanıdığını iddia eden sosyolog ve tarihçilere doğruları yazmak mecburiyetinde kalacakları belgeler, biz yokken bizim adımıza konuşacak deliller bırakalım. Adına da “21. Yüzyılın hayır günlüğü” dersiniz.
Serpil ÖZCAN

2 yorum:

Adsız dedi ki...

Guzel seyler o kadar azaldi ki,bunlari anlatmali ki marifetliler de cesaret bulmali,marifetini ortaya cikarabilmeli,yoksa musvetteleri ortaya cikar,bu da bizim hosumuza gitmez dogrusu.

Adsız dedi ki...

Sitenizden bugun bir arkadasim bahsetti,oyle haberdar oldum,bastan sona okudum diyebilirim.elinize saglik,guzel olmus.Eger siire de yer verirseniz memnun olacagim.

 
AKWA - by Templates para novo blogger